ÜÇ KATLI YAT

Yazın ilk gününü kutlamak için denize gitmiştim. Hafta sonu olduğu için irili ufaklı yatlar da güzelim koya demir atmıştı. Denizimi bu demir ve plastik parçalarının doldurmasını umursamadan; doğa tüm kızgınlıkların, kırgınlıkların, üzüntülerin ilacıdır diye düşünüp, suya atladım ve kulaç atmaya başladım. Açıldım. Ama çok değil. Zira bazı tekneler kıyıya çok yaklaşmıştı. Onların arasında yüzmeye çalışıyordum. Serbest yüzerken başım sağ ya da sol taraftan nefes almak için sudan çıktığı sırada hayal meyal “bayan bayan” diye bir ses duyduysam da pek umursamamıştım. Denizin içindeyken birisinin bana seslenme olasılığı pek de yüksek değildi. Ancak başkalarının başına gelme ihtimali binde bir olan şeylerin, benim hayatıma rastlama yüzdesinin yaklaşık doksan yedi olduğu gerçeğini de göz önüne alarak, gaipten sesler mi duyuyordum, yoksa gerçekten birisi ısrarla “bayan bayan” kelimesini mi tekrarlıyordu anlamak istedim ve durarak, denize dikey pozisyona geçtim, etrafıma bakındım.

Üç katlı teknelerin birinin yanındaydım ve onun en üst katından, biri bana koca koca el işareti yaparak konuşuyordu.

“Bayan bayan, açılma! Geri dön!”

İlk aşamada kötüye yormadım. Zavallı adam muhtemelen açıldığımdan dolayı üzülmüştür diye düşündüm. Muhtemelen yaman bir yüzücü olduğumu anlamamış ve beni korumak istiyordu. Ama diğer taraftan da hiçbir art düşünce içermese de görgüsüzlüktü bu. Bu tip iyi niyetli düşünceleri aklımda sıralarken ağzım yine beynimin onayını beklemeden harekete geçti ve gereken yanıtı verdi:

“Bayan değil, hanımefendi derler. Bu üslup bu bulunduğunuz yata yakışıyor mu hiç!  Ayrıca neden açılmayacakmışım? Ben çocukluğumdan beri burada hep yüzerim ve öyle açılırım.”

Daha beş dakika önce, nereden geldiği belli olmayan parasına güvenerek, içinde bulunduğu yattan güç alan ve bana sınır koymaya çalışan adamın, görünümüne güvenerek kuru kuru havlayan itlerin üstüne gittiğinde kuyruğunu bacaklarının arasına alması misali, bir anda sindi. Tüm havası söndü ve onu göremeyeceğim bir noktada saklandı. Bu arada benim düşüncelerim de doğru sıraya girmeyi başarmıştı.

Bu görgüsüz, başıma bir şey gelmesinden korktuğu için benim geri dönmemi istememişti. Ona yaklaşmamdan rahatsızlık duymuş, maçoluğuna güvenerek ezik bir kadın olacağımı düşünmüş ve beni kendisinin istediği hizaya sokmaya çalışmıştı. Tabii bu kendini bilmezlik, şuursuzluk ve görgüsüzlük hali beni daha da deli etti. Denizin içinde onun da duyacağı şekilde söylenmeye devam ettim.

“Bıktım bu yatlardan... Bu görgüsüzlükten... Kıyıya bu kadar yaklaşmalarının aslında yasak olduğunu bilmeden, tekne sahibi oluyorlar! Yüzen olabilir diye hiç düşünmüyorlar. Kıyıya bu kadar sokulmamaları gerekiyor. Hız yapmaları tehlikeli ve yasak. Kültürsüzlük, görgüsüzlük ne kadar kötü!”

Bu densizleri daha fazla muhatap alarak keyfimi bozmamaya karar verdim ve biraz daha açıldım. Neşem yerine gelsin diye denizde oyunlar yapmaya devam ettim. Dönüşte bir baktım ki tekne demir almış hafiften yer değiştirmiş, kıyıdan uzaklaşmıştı.

Zaferimi kutlamak için karaya çıktım ve yanımda taşıdığım bir kadeh rakımı şerefime içmeye karar verdim. Denizin içinde üstümde bikinimden başka bir şey olmayan ben; koskocaman yatın üçüncü katından bana sınırlama getirmeye çalışan adama, haddini bildirmiştim. Doğru olmak öyle bir şeydi. Sen küçücük de olsan, denizin içinde yarı çıplak bir durumda da olsan hakkını savunursun ve haksız olan tırs tırs giderdi.

 

Yorumlar

Yorum Gönder