Kunduracı dükkanı, bir film karesi

.

 Günlerden Cumartesi. Giyindim, süslendim, ayağımda topuklu terlikler, sokağa çıktım. İstikamet belli!  Kokoş, fazla hanım günümdeydim. ‘Kokoş’la ‘hanım’ı aynı cümlede kullanmak olur mu diye sorgulamayın sakın.  Özlem işte!  Biraz abartı mevcut. Şık, özenli bir dişiye uzunca aradan sonra, dönmüş olmanın acısını çıkarmak isteğiyi.  Son zamanlarda bütünleşmiş olduğum, cin oğlan, Alican kişiliğimden gına gelmişti doğrusu. Yolda, yüksek ökçelerimin yardımıyla, kalçam bir sala bir sola sallanarak, yürüyordum. Telefonum elimde. Kız arkadaşımla biraz dedikodu, biraz da erkek arkadaşları çekiştirme… Anlarsınız! Kadın muhabbeti yani!

Pantuflalarıma alışkanlığını yitirmiş ayağımın, acemice bir hareketi… Ve cırt! Gitti güzelim terlik.

Peki ne yapacaktım? Ne yapmalıydım? Yolun ortasında, kopmuş bir sandalet. İmkanı yok yürümeme. Tüm havam da gitti! Bulutların üstünde yürürken, hoooppp bir anda yer küreye popomla düştüm. Rezil oldum! Karizma yerlerde!
Öyle durumlarda hiç istifini bozmamak lazım. Önce telefonu kapattım. Eğildim, terliği elime aldım. Başladım yürümeye. Gülümsüyordum. Bir filmden fırlamış gibi... Bayılırım zaten komedilere.
Tek ayağımda dolgu topuk, terlik. On bir mi yoksa on üç pont? Allah bilir! Bir de rahmetli annem! Bir bakışı, mezura gibiydi!

Diğer ayağım yalın. Parmaklarımın ucuna basıyor olmama rağmen, topallayarak yürüyordum. İçimde bir ses ‘sek sek sekerek Mahmure’ diye benimle dalga geçiyordu. Gülüşüm neredeyse kulaklarıma kadar yayılıyordu. İlerideki yoldan sola dönecek olursam, sokak başında bir kunduracı olduğunu hatırlar gibiydim. Karşı taraftan, kendini erkek sanan, kanımca erk duyguların hiçbiriyle barışmamış kendini bilmez, gülüşümden ve rahat tavrımdan cesaret bulmuş olmalı ki; “Oooohh! Allah bezenerek yaratmış” diye laf attı. Kendisini bezenerek benzetmek istediysem de; sinirimi hoplatmaya değmezdi. Terbiyesizliğini, bir adım daha ileri taşıyacak olursa ama... Laflarımla, hayattı boyunca kadına sataşmaktan yoksun bırakacak konuma sokmayı bilirdim elbet. Hemcinslerime, adam gibi davranmasını öğretmek adına, daha da kırıtmaya başladım. Diğer taraftan da gözlerinin içine dik dik bakıyordum. ‘Hadi sıkıysa sataş’.  Sindi tabii! Hiçbir erkek bela olacağını sezdiği kadına yaklaşmazdı zaten. Kazandığım zaferin keyfiyle, gülüşüm yeniden suratıma yerleşti. Dünyaya meydan okumuş gibi, başım daha dikti sanki. Yol ağzına varmıştım bile, bizim temiz yüzlü amcanın dükkanının önünde oturduğunu, iki arkadaşıyla lafladığını gördüm. Yetmişli yaşlarının başındaydı. Ya da belki altmışlarının sonu. Kunduracı dediğime bakmayınız. Açık tenli, beyaz saçlı, renkli gözlü bir beyefendi. Aydınlık suratı,  adeta ay! Zamanın, seksen sonrası zenginleri halt etmiş asaleti yanında. İkinci milenyum sonrası, parayı bulanlardan, sanırım bahsetmeme gerek yok bile! Daha önce birkaç kez gelmiştim. Kedisinin de olduğunu oradan bilirdim. Kışları kapının açılmasını fırsat bilen sarman, hava almak için dolaşmaya çıkardı. Hayvan sever kimliği, sonradan adının İrfan olduğunu öğrendiğim, beye karşı daha da bir sempati duymama neden olmuştu.

Tamirlikleri bırakmak ya da almak için gittiğimden, beş dakikadan fazla sürmezdi ziyaretlerim. Bu seferse durum farklıydı. Yalın ayak devam edemeyeceğime göre, beklemeliydim. Hava sıcak, dükkan yarı bodrum. Biraz kasvetli! Bu mesleğe ait tüm dükkanlarda, acı vardır sanki. Bir yokluk, biraz yoksunluk. 'Kunduracı dükkanında beklemekte nereden çıktı? Özellikle dışarıda hava bu kadar güzelken’ diye söyleniyorum kendi içimden

İrfan beyse halinden memnun gibi.

“Oturun!”

Başta direndim. Oturursam işi ağırdan almasından korktum.

“Hayır! İyiyim. Teşekkürler.”

Sen bilirsin der gibi başını salladı. İşine eğildi.

"Çay içer misiniz?"

Zarafetine şaşırdım. Kazanacağı para ne olacaktı ki bir de üstüne çay ikram etmek istedi? Pes edip, gazete kaplı koltuğa yığıldım. Genelde tiksinirim. Bu seferki reddedişimse, zarara uğratmamak içindi.

"Hayır teşekkürler".
"Nerede oturuyorsunuz?"

Muhtemelen, azınlık mensubu olduğumdan dolayı; pek hoşlanmam bu kadar özel soruları cevaplamayı. Evimiz, yurdumuz ve ismimizin bile öğrenilmesinden hoşlanmayız. Gizlenmek ihtiyacı, korunmak için bir tür tedbirdir. Yine de dürüştçe cevap verdim.

“Cihangir".
Gözü yaptığı işte;

"Buralar çok değişti"

Beklediğimin aksine, hoş bir diyalog oluşmaya başlamıştı. İnönü, Menderes derken; varlık vergisi, altı yedi Eylül olaylarını konuşmaya başlamışız. Şaşırmıştım doğrusu. Gerçek İstanbullu olduğu beliydi. Konulara hakimdi. Hepsini, o da yaşamış ve hatta biz, azınlıklara beraber canı, ciğeri yanmış gibi… Rahatlamaya başladığımı görmüş olmalıydı, sormaya ancak cesaret edebildi.

“Adınız ne?"

Söylediğimde. Şaşkınca bana baktı. Samimi sohbetimize karşılık açıklama gereği duydum.

“Rumum”

İşte bu sihirli bir kelimeydi sanki. Kunduracı dükkanının, o en değerli rafında gizlenmiş hikaye, kalpten çıkmaya ve dudaklarda, kelimelerle ses almaya başladı.
"İlk aşkım Ru idi benim…"
Açıkçası, alaycı gülüşüme engel olamadım. Pek klişe bir hikaye diye düşündüm. Pek çok erkek, eskiden bir Marika'ya, Irini'ye aşık olduğunu itiraf etmişti. Cilvelidir soydaşlarım. Gururlanmamın yanı sıra, biraz da ukalaca dinlemeye koyuldum. Defalarca duyduğum yaşanmışlıklara benzer öykü için hazırlandım. Biraz da bezginlikle…

Yanılmışım. Köhne ayakkabı tamirci dükkanında Yeşilçam senaryolarını, kıskandıracak hayatın gizlendiğini, oradan bir fotoğraf karesinin çıkıp canlanacağını, nereden bilebilirdim!

İrfan bey gençliğinde çok zenginmiş. Dört tane iş yeri varmış. Bankalarda çalışan personele toptan ayakkabı verirmiş. İki ayakkabı atölyesi ancak iş yetiştirirmiş. Bir akşamda hepsini kaybetmiş.

Merak ettim. Devamını gelmesini rica eder gibi; "Peki. Ama, nasıl olur? Bir akşamda?"

"Benim kumarım da yoktur, aslında… Karımla, bacanağım batırdı beni. Aklım başına geldi. Geldi, ama... biraz geçti! Olan olmuş, iş işten geçmişti ben her şeyin farkına vardığımda…".
Karısı çok müsrifmiş İrfan beyin. Kardeşiyle beraber bir olup, tüm varidatını kaybetmesine neden olmuşlar. Acıdım adama. Karısına güvenmekle ne büyük hata yapmıştı.
Sonradan eşini de boşamış.
Öyle durumlarda, karşımdakinin anlattıkları hayal ürününün parçası olabilir mi diye düşünürüm hep. Oradan çevirdim, buradan çektim, en sonunda yalan söylemediğine kanaat getirdim... Anlattığım gibi, hal ve hareketlerinden asalet, beyefendilik akıyordu. Her şey taklit edilebilir, ancak nezaket asla! Özellikle doğuştansa. Dediğim gibi; zamanın zenginleri, o köhne dükkandaki kunduracı beyin tırnağı bile olamazlardı.

İrfan beyin, hayatıyla ilgili asıl bombayı biraz sonra patlatacağından habersiz, karısına güvenmekle ne kadar büyük hata yaptığını, düşünmeye dalmıştım ki, sesi beni mekana döndürdü.

“Niça… Niça’dır benim ilk ve tek aşkım… Ondan sonrası fırtına!”

Unutmak için, eşiyle evlenmiş. Önüne gelene açmış hayatını… Evini, yatağını… Duygularından, acılarından kaçmak için, tartmadan, ölçmeden evlenmeyi seçmiş. Niça’dan kalben uzaklaşmak için, 'Belki iyi olur’ düşüncesiydi onu hayat evine sokan eşini hiç sevmemiş. Sevememiş...
"Çocuğunuz var mıydı?"
"Eşimden hayır." Sustu.  Yaptığı işi bahane ederek gözlerini eğdi.  Biraz utanç ve çokça hüzün görmüştüm sanki. Ya da öyle olsun istedim.

“Niça, tek çocuğumun annesidir.”

Çok sevmişler birbirlerini. Kızın ailesi, bir Müslümana vermek istememiş. Genç kız, gençliğinin getirdiği ateşle, hayattan ve acımasızlığından habersiz, çocuk yapmayı teklif etmiş. Ailesinin inadını kırmayı umut etmiş. Adama da mantıklı gelmiş. Gizlice beraber olmaya başlamışlar. En sonunda hamile kalmış. Karşı taraf, Nuh demiş peygamber dememiş. Karnı burnunda bile kabul etmemişler. Seslerini de çıkarmamışlar. Doğum anı gelmiş, çatmış. Cihangir’deki İtalyan hastanesine götürmüşler genç kızı. Hastaneye giderken, İrfan’a haber uçurmuş. Buna rağmen geç kalmış. Vardığında her şey bitmişmiş. Çocuk doğmuş. Kızın babası, torununun da babası olduğunu beyan etmiş. Bizim oğlan da, olay büyümesin diye susmuş. Nüfusta dedenin; torununu, çocuğu olarak yazdırmasına seyirci kalmış. Böylece yeni doğan, babanın soyadını alamamış. Niça’yı görmeye odaya girdiğinde, lehusa ağlıyormuş.

Sonraları da buluşmalarında, hep ağlamış. Sormuş. Cevap alamamış. Anlam verememiş. Kadın ağlamış, İrfan yanında büzüşmüş… Susmuş! Sorgulamaya, mana vermeye çalışmış, sonuca ulaşamamış. Bir gün, kadın gelmemiş. Yer gök delinmiş yutmuş, yok olmuştu sanki.

“Dayanamadım, en sonunda teyzesinin evine gittim. İşte o gün orada hayat denilen kahpenin gerçek yüzüyle karşılaştım.”

Aşıklar, ailenin yumuşamasını beklerken, kızın ebeveynlerinin başka planları varmış meğer. Yurt dışına gideceklerdi. Muhtemelen Niça’yı da susması için tembihlemişlerdi. Belki de, bebeği göstermemekle tehdit etmişlerdi. Kim bilebilir?

Niça ve oğlu Yunanistan’da yeni bir hayat kurunca, İrfan bey de sevdiğine ve sevgisine saygıdan, sessini çıkarmamayı yeğlemiş. Sürüklenmiş. Seneler öyle geçmiş. Sonra bir gün, kızın teyzesiyle karşılaşmışlar. Tam emin olamadım, belki de adamı bulmaya gelmiş.

“Çocukla beraber birkaç günlüğüne gelecekler. Seni de görmek istiyor. Sen de istiyorsan birkaç ricası, şartı var. Oğlanın sağlıklı gelişimi için, babası olduğunu söyleme. Bir yabancı gibi sev, oyna, vakit geçir.  Ne olur! Onları da anla…"

Çaresiz kabul etmiş. Üç yaşındaki oğlunu, bir yabancı gibi sevmiş, kucaklamış, belki de öpmüş. Bu onu ilk ve son öpüşüymüş…

Duvarda, iş yaptığı tezgahın sağındaki rafta ters, yüzleri aşağıya bakacak şekilde duran, iki resmi eline aldı.

"Bak!"

Göz pınarlarıma engel olamıyordum. Ne yapacağımı bilemedim. Ağladığım için utanıyordum. Hayat adına da…

Fotoğrafa takıldığım an, devam etti:  

“Bu benim oğlum.”

Aynı babası gibi açık tenli, sarışın bir çocuk. Siyah, beyaz bir suret. Onun da özleri mavi miydi? Seçemedim.

Hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Kendimi zor tutuyordum. Tuzlu pınarları engelleyememem yetmezmiş gibi. Ses çıkarmam eksikti! İrfan beye bakmak istedim. Akıttıklarımı da gizlemek… Bunca sıcaklıktan sonra, temastan kaçınmak da olmazdı. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. En sonunda umursamadım. Yüzündeki maviye, diktim kahvelerimi. Sevgisi ve güzelliği için, kendisiyle gurur duyduğumu anlamış mıydı? Utandırmak ihtimalini bir kenara bıraktım ve kendim için faydalı bir şey yapmayı tercih ettim. Karşımda duran, güzel kalbin yansımasına bakıp anı içime sindirmeye çalıştım. En sonunda cesaret buldum.

"Resimdeki çocuk size benziyor"

Güldü.

"Hayır, bir tek burnu ve kulaklarının şu kısmı bana benziyor"
"Şimdi yirmi beş yaşında var mıdır oğlunuz?".
"Yok. Fazla... Otuzlarındadır…".

Kabul etmişti. Sindirmişti. O kadar ki, bende hazımsızlık yaratıyordu. Toplumdaki sevgisizliğe isyan edesim geliyordu. Bağırmak… Kaybettiği mutluluğa sebep olan kuralları, tokatlamak... 

Film karesindeki merceğe aldığımız hayatını anlatmaya devam etti. Diğer fotoğrafı gösterdi.

“Bu da benim gençliğim.”

Elinde bir güvercin. Öpüyordu.

"Hayvanları çok severim. Hep sevdim. Bu güvercin ellerimden beslenirdi. Senelerce her gün geldi."

Oğlu diye güvercini mi seviyordu acaba? Ya da belki oğluna bir haber uçurmak adına…

Artık umurumda değildi. Gözyaşlarıma engel olmaya çalışmıyordum. Yüreği o kadar zengindi ki, onları da affederdi. Keşke anın resmini çizebilseydim. Durdurabilseydim zamanı. Kullanılmış, tamir edilmek için bekleyen ayakkabıların arasında, yükselen asaletiyle resmedebilseydim…

Evde, tam on altı sene baktıktan sonra, kollarının arasında kaybettiği kedisini de anlattı. Adeta koskocaman bir ömrü sığdırdık, bir tamir süresine.
Terliğim hazırdır artık. Borcumu ödedim ve günüme devam etmek üzere yola çıktım. Hırslıydım. Lanet okuyordum, düşmanlıklara, tabulara… Doğru bilinen yanlışlara… Etiketlere... Irkçılara... Kalıplara... Taşlaşmış zihinlere... Sevgisiz yüreklere… Prangalara ve zincirlere sövüyordum. Hırstan olacak ki diğer terliğimin bandı koptu. Kunduracı kapısında elimde tekrar belirdiğimde bu sefer  kahkaha atıyordum.

"Artık bir çay içersin herhalde kızım".
"Evet, içerim".

Yorumlar