.
Pantuflalarıma alışkanlığını yitirmiş
ayağımın, acemice bir hareketi… Ve cırt! Gitti güzelim terlik.
Peki ne
yapacaktım? Ne yapmalıydım? Yolun ortasında, kopmuş bir sandalet. İmkanı yok
yürümeme. Tüm havam da gitti! Bulutların üstünde yürürken, hoooppp bir anda yer
küreye popomla düştüm. Rezil oldum! Karizma yerlerde!
Öyle durumlarda hiç istifini bozmamak lazım. Önce telefonu kapattım. Eğildim,
terliği elime aldım. Başladım yürümeye. Gülümsüyordum. Bir filmden fırlamış
gibi... Bayılırım zaten komedilere.
Tek ayağımda dolgu topuk, terlik. On bir mi yoksa on üç pont? Allah bilir! Bir
de rahmetli annem! Bir bakışı, mezura gibiydi!
Diğer ayağım yalın. Parmaklarımın ucuna basıyor olmama rağmen, topallayarak yürüyordum. İçimde bir ses ‘sek sek sekerek Mahmure’ diye benimle dalga geçiyordu. Gülüşüm neredeyse kulaklarıma kadar yayılıyordu. İlerideki yoldan sola dönecek olursam, sokak başında bir kunduracı olduğunu hatırlar gibiydim. Karşı taraftan, kendini erkek sanan, kanımca erk duyguların hiçbiriyle barışmamış kendini bilmez, gülüşümden ve rahat tavrımdan cesaret bulmuş olmalı ki; “Oooohh! Allah bezenerek yaratmış” diye laf attı. Kendisini bezenerek benzetmek istediysem de; sinirimi hoplatmaya değmezdi. Terbiyesizliğini, bir adım daha ileri taşıyacak olursa ama... Laflarımla, hayattı boyunca kadına sataşmaktan yoksun bırakacak konuma sokmayı bilirdim elbet. Hemcinslerime, adam gibi davranmasını öğretmek adına, daha da kırıtmaya başladım. Diğer taraftan da gözlerinin içine dik dik bakıyordum. ‘Hadi sıkıysa sataş’. Sindi tabii! Hiçbir erkek bela olacağını sezdiği kadına yaklaşmazdı zaten. Kazandığım zaferin keyfiyle, gülüşüm yeniden suratıma yerleşti. Dünyaya meydan okumuş gibi, başım daha dikti sanki. Yol ağzına varmıştım bile, bizim temiz yüzlü amcanın dükkanının önünde oturduğunu, iki arkadaşıyla lafladığını gördüm. Yetmişli yaşlarının başındaydı. Ya da belki altmışlarının sonu. Kunduracı dediğime bakmayınız. Açık tenli, beyaz saçlı, renkli gözlü bir beyefendi. Aydınlık suratı, adeta ay! Zamanın, seksen sonrası zenginleri halt etmiş asaleti yanında. İkinci milenyum sonrası, parayı bulanlardan, sanırım bahsetmeme gerek yok bile! Daha önce birkaç kez gelmiştim. Kedisinin de olduğunu oradan bilirdim. Kışları kapının açılmasını fırsat bilen sarman, hava almak için dolaşmaya çıkardı. Hayvan sever kimliği, sonradan adının İrfan olduğunu öğrendiğim, beye karşı daha da bir sempati duymama neden olmuştu.
Tamirlikleri bırakmak ya da almak için gittiğimden, beş dakikadan fazla sürmezdi ziyaretlerim. Bu seferse durum farklıydı. Yalın ayak devam edemeyeceğime göre, beklemeliydim. Hava sıcak, dükkan yarı bodrum. Biraz kasvetli! Bu mesleğe ait tüm dükkanlarda, acı vardır sanki. Bir yokluk, biraz yoksunluk. 'Kunduracı dükkanında beklemekte nereden çıktı? Özellikle dışarıda hava bu kadar güzelken’ diye söyleniyorum kendi içimdenİrfan beyse
halinden memnun gibi.
“Oturun!”
Başta
direndim. Oturursam işi ağırdan almasından korktum.
“Hayır!
İyiyim. Teşekkürler.”
Sen bilirsin
der gibi başını salladı. İşine eğildi.
"Çay
içer misiniz?"
Zarafetine
şaşırdım. Kazanacağı para ne olacaktı ki bir de üstüne çay ikram etmek istedi?
Pes edip, gazete kaplı koltuğa yığıldım. Genelde tiksinirim. Bu seferki reddedişimse,
zarara uğratmamak içindi.
"Hayır
teşekkürler".
"Nerede oturuyorsunuz?"
Muhtemelen, azınlık
mensubu olduğumdan dolayı; pek hoşlanmam bu kadar özel soruları cevaplamayı.
Evimiz, yurdumuz ve ismimizin bile öğrenilmesinden hoşlanmayız. Gizlenmek
ihtiyacı, korunmak için bir tür tedbirdir. Yine de dürüştçe cevap verdim.
“Cihangir".
Gözü yaptığı işte;
"Buralar
çok değişti"
Beklediğimin aksine, hoş bir diyalog oluşmaya başlamıştı. İnönü, Menderes derken; varlık
vergisi, altı yedi Eylül olaylarını konuşmaya başlamışız. Şaşırmıştım doğrusu.
Gerçek İstanbullu olduğu beliydi. Konulara hakimdi. Hepsini, o da yaşamış ve
hatta biz, azınlıklara beraber canı, ciğeri yanmış gibi… Rahatlamaya başladığımı
görmüş olmalıydı, sormaya ancak cesaret edebildi.
“Adınız ne?"
Söylediğimde.
Şaşkınca bana baktı. Samimi sohbetimize karşılık açıklama gereği duydum.
“Rumum”
İşte bu
sihirli bir kelimeydi sanki. Kunduracı dükkanının, o en değerli rafında
gizlenmiş hikaye, kalpten çıkmaya ve dudaklarda, kelimelerle ses almaya
başladı.
"İlk aşkım Ru idi benim…"
Açıkçası, alaycı gülüşüme engel olamadım. Pek klişe bir hikaye diye düşündüm.
Pek çok erkek, eskiden bir Marika'ya, Irini'ye aşık olduğunu itiraf etmişti. Cilvelidir
soydaşlarım. Gururlanmamın yanı sıra, biraz da ukalaca dinlemeye koyuldum. Defalarca
duyduğum yaşanmışlıklara benzer öykü için hazırlandım. Biraz da bezginlikle…
Yanılmışım.
Köhne ayakkabı tamirci dükkanında Yeşilçam senaryolarını, kıskandıracak hayatın
gizlendiğini, oradan bir fotoğraf karesinin çıkıp canlanacağını, nereden
bilebilirdim!
İrfan bey gençliğinde
çok zenginmiş. Dört tane iş yeri varmış. Bankalarda çalışan personele toptan
ayakkabı verirmiş. İki ayakkabı atölyesi ancak iş yetiştirirmiş. Bir akşamda
hepsini kaybetmiş.
Merak ettim.
Devamını gelmesini rica eder gibi; "Peki. Ama, nasıl olur? Bir akşamda?"
"Benim
kumarım da yoktur, aslında… Karımla, bacanağım batırdı beni. Aklım başına
geldi. Geldi, ama... biraz geçti! Olan olmuş, iş işten geçmişti ben her şeyin
farkına vardığımda…".
Karısı çok müsrifmiş İrfan beyin. Kardeşiyle beraber bir olup, tüm varidatını
kaybetmesine neden olmuşlar. Acıdım adama. Karısına güvenmekle ne büyük hata
yapmıştı.
Sonradan eşini de boşamış.
Öyle durumlarda, karşımdakinin anlattıkları hayal ürününün parçası olabilir mi
diye düşünürüm hep. Oradan çevirdim, buradan çektim, en sonunda yalan
söylemediğine kanaat getirdim... Anlattığım gibi, hal ve
hareketlerinden asalet, beyefendilik akıyordu. Her şey taklit edilebilir, ancak
nezaket asla! Özellikle doğuştansa. Dediğim gibi; zamanın zenginleri, o köhne
dükkandaki kunduracı beyin tırnağı bile olamazlardı.
İrfan beyin,
hayatıyla ilgili asıl bombayı biraz sonra patlatacağından habersiz, karısına
güvenmekle ne kadar büyük hata yaptığını, düşünmeye dalmıştım ki, sesi beni
mekana döndürdü.
“Niça…
Niça’dır benim ilk ve tek aşkım… Ondan sonrası fırtına!”
Unutmak için,
eşiyle evlenmiş. Önüne gelene açmış hayatını… Evini, yatağını… Duygularından,
acılarından kaçmak için, tartmadan, ölçmeden evlenmeyi seçmiş. Niça’dan kalben
uzaklaşmak için, 'Belki iyi olur’ düşüncesiydi onu hayat evine sokan eşini hiç
sevmemiş. Sevememiş...
"Çocuğunuz var mıydı?"
"Eşimden hayır." Sustu. Yaptığı işi bahane ederek gözlerini
eğdi. Biraz utanç ve çokça hüzün
görmüştüm sanki. Ya da öyle olsun istedim.
“Niça, tek
çocuğumun annesidir.”
Çok sevmişler
birbirlerini. Kızın ailesi, bir Müslümana vermek istememiş. Genç kız,
gençliğinin getirdiği ateşle, hayattan ve acımasızlığından habersiz, çocuk
yapmayı teklif etmiş. Ailesinin inadını kırmayı umut etmiş. Adama da mantıklı
gelmiş. Gizlice beraber olmaya başlamışlar. En sonunda hamile
kalmış. Karşı taraf, Nuh demiş peygamber dememiş. Karnı burnunda bile kabul
etmemişler. Seslerini de çıkarmamışlar. Doğum anı gelmiş, çatmış. Cihangir’deki
İtalyan hastanesine götürmüşler genç kızı. Hastaneye giderken, İrfan’a haber
uçurmuş. Buna rağmen geç kalmış. Vardığında her şey bitmişmiş. Çocuk doğmuş.
Kızın babası, torununun da babası olduğunu beyan etmiş. Bizim oğlan da, olay büyümesin
diye susmuş. Nüfusta dedenin; torununu, çocuğu olarak yazdırmasına seyirci
kalmış. Böylece yeni doğan, babanın soyadını alamamış. Niça’yı görmeye odaya girdiğinde, lehusa ağlıyormuş.
Sonraları da
buluşmalarında, hep ağlamış. Sormuş. Cevap alamamış. Anlam verememiş. Kadın
ağlamış, İrfan yanında büzüşmüş… Susmuş! Sorgulamaya, mana vermeye çalışmış,
sonuca ulaşamamış. Bir gün, kadın gelmemiş. Yer gök delinmiş yutmuş, yok
olmuştu sanki.
“Dayanamadım,
en sonunda teyzesinin evine gittim. İşte o gün orada hayat denilen kahpenin
gerçek yüzüyle karşılaştım.”
Aşıklar,
ailenin yumuşamasını beklerken, kızın ebeveynlerinin başka planları varmış
meğer. Yurt dışına gideceklerdi. Muhtemelen Niça’yı da susması için
tembihlemişlerdi. Belki de, bebeği göstermemekle tehdit etmişlerdi. Kim
bilebilir?
Niça ve oğlu
Yunanistan’da yeni bir hayat kurunca, İrfan bey de sevdiğine ve sevgisine
saygıdan, sessini çıkarmamayı yeğlemiş. Sürüklenmiş. Seneler öyle geçmiş. Sonra
bir gün, kızın teyzesiyle karşılaşmışlar. Tam emin olamadım, belki de adamı
bulmaya gelmiş.
“Çocukla
beraber birkaç günlüğüne gelecekler. Seni de görmek istiyor. Sen de istiyorsan
birkaç ricası, şartı var. Oğlanın sağlıklı gelişimi için, babası olduğunu
söyleme. Bir yabancı gibi sev, oyna, vakit geçir. Ne olur! Onları da anla…"
Çaresiz kabul
etmiş. Üç yaşındaki oğlunu, bir yabancı gibi sevmiş, kucaklamış, belki de
öpmüş. Bu onu ilk ve son öpüşüymüş…
Duvarda, iş
yaptığı tezgahın sağındaki rafta ters, yüzleri aşağıya bakacak şekilde duran, iki resmi eline aldı.
"Bak!"
Göz
pınarlarıma engel olamıyordum. Ne yapacağımı bilemedim. Ağladığım için
utanıyordum. Hayat adına da…
Fotoğrafa
takıldığım an, devam etti:
“Bu benim
oğlum.”
Aynı babası
gibi açık tenli, sarışın bir çocuk. Siyah, beyaz bir suret. Onun da özleri
mavi miydi? Seçemedim.
Hıçkıra
hıçkıra ağlamak istedim. Kendimi zor tutuyordum. Tuzlu pınarları engelleyememem
yetmezmiş gibi. Ses çıkarmam eksikti! İrfan beye bakmak istedim. Akıttıklarımı
da gizlemek… Bunca sıcaklıktan sonra, temastan kaçınmak da olmazdı. Ne diyeceğimi,
ne yapacağımı bilemedim. En sonunda umursamadım. Yüzündeki maviye, diktim
kahvelerimi. Sevgisi ve güzelliği için, kendisiyle gurur duyduğumu anlamış
mıydı? Utandırmak ihtimalini bir kenara bıraktım ve kendim için faydalı bir şey
yapmayı tercih ettim. Karşımda duran, güzel kalbin yansımasına bakıp anı içime
sindirmeye çalıştım. En sonunda cesaret buldum.
"Resimdeki
çocuk size benziyor"
Güldü.
"Hayır,
bir tek burnu ve kulaklarının şu kısmı bana benziyor"
"Şimdi yirmi beş yaşında var mıdır oğlunuz?".
"Yok. Fazla... Otuzlarındadır…".
Kabul etmişti. Sindirmişti. O kadar ki, bende hazımsızlık yaratıyordu. Toplumdaki sevgisizliğe isyan edesim geliyordu. Bağırmak… Kaybettiği mutluluğa sebep olan kuralları, tokatlamak...
Film karesindeki merceğe aldığımız hayatını anlatmaya
devam etti. Diğer fotoğrafı gösterdi.
“Bu da benim
gençliğim.”
Elinde bir
güvercin. Öpüyordu.
"Hayvanları
çok severim. Hep sevdim. Bu güvercin ellerimden beslenirdi. Senelerce her gün
geldi."
Oğlu diye
güvercini mi seviyordu acaba? Ya da belki oğluna bir haber uçurmak adına…
Artık
umurumda değildi. Gözyaşlarıma engel olmaya çalışmıyordum. Yüreği o kadar
zengindi ki, onları da affederdi. Keşke anın resmini çizebilseydim.
Durdurabilseydim zamanı. Kullanılmış, tamir edilmek için bekleyen ayakkabıların
arasında, yükselen asaletiyle resmedebilseydim…
Evde, tam on
altı sene baktıktan sonra, kollarının arasında kaybettiği kedisini de anlattı.
Adeta koskocaman bir ömrü sığdırdık, bir tamir süresine.
Terliğim hazırdır artık. Borcumu ödedim ve günüme devam etmek üzere yola
çıktım. Hırslıydım. Lanet okuyordum, düşmanlıklara, tabulara… Doğru bilinen
yanlışlara… Etiketlere... Irkçılara... Kalıplara... Taşlaşmış zihinlere...
Sevgisiz yüreklere… Prangalara ve zincirlere sövüyordum. Hırstan olacak ki diğer terliğimin bandı koptu. Kunduracı kapısında elimde tekrar belirdiğimde bu sefer kahkaha atıyordum.
"Artık bir çay içersin herhalde kızım".
"Evet, içerim".

Yorumlar
Yorum Gönder