Başka bir pencereden 6-7 Eylül olayları

 

Eylül ayı geldiğinde, özellikle 6 Eylül tarihinde, senede bir gün olmak kaydıyla, yıkılan dükkanları, tahrip edilen mezarlıkları ve insanların yaşadığı dramı konu alan hikayeler dinleriz.

6-7 Eylül olayları, ‘zavallı Rumların’ ülkeden göç etmesine neden olarak bilinir. Oysa bu doğru değildir. İstanbul’daki Rum nüfusu 6-7 Eylül olaylarından sonra çoğaldı aslında.  Ancak bu olayların, daha sonraki on yıllarda insanların pes etmesinde ve gitmesinde de etkili bir rol oynadığını da kabul etmek gerekir. Her on yılda bir yaşadıkları bir faciayla, istenmediğini kabul etmek zorunda kalan Rumlar’ın büyük bir kısmı İstanbul’u altmışlı yılların sonunda terk etmiştir. Yirmi saatte, yanlarında yirmi kiloyla ülkeyi terk etmek zorunda kalmaları, sevdikleri bu şehirden kopmalarına en önemli etkendir. Gittiklerinde döneceklerine dair hayalleri, ümitleri vardı... Pek çoğu bu şehre aşıktılar.

Kısacası 6-7 Eylül olayları gibi bir dram bile, yaşadıkları şehre aşık bu insanları, sevdikleri topraklardan uzaklaştırmaya yetmemiş. Aksine bu faciadan sonra, borç harç bularak, sıfırlanan ticari hayatlarına tekrardan başlamaya çalışmışlar.

Altmışlı yıllarda gitmek zorunda bırakılanların dışında, zorunluluk olmadan gidenler ise geri dönmemek için, açıklaması zor bahaneler öne sürerlerdi. Amcam, örneğin, gittikten sonra gelmemek için acayip sebepler uydururdu. “Asya ile Avrupa’yı birleştiren ‘asma köprü’ yapılsın öyle gelirim” dermiş babama. Ancak Boğaziçi köprüsü inşa edildikten sonra da başka beklentileri öne sürerek, gelmedi. “Gelmek için bu sefer insanlığın Mars’a ayak basmasını beklediğini mi, öne sürecek” diye evde esprisini yapardık. Gelmedi çünkü belki de gelemedi. Kim bilir, yüreği kaldırmamıştır belki. Muhtemelen çocukluk anıları tarafından teslim alınmak istemedi. Belki de gelip de geri dönememekten korkmuştur. Artık düzenini başka bir şehirde kurmuştu ve hayatına devam etmek zorundaydı.

Senelerce boş ve bakımsız kalan, Tarlabaşı’nın evleri ise yirmi saatte gitmek zorunda kalan ve dönemeyen o insanların haneleriydi. Bembeyaz havlular banyo askılığında, senelerce sahiplerini bekledi.  Ütülenmiş çarşaflarla bezenmiş yataklar, karıkocaların vücutlarının temasıyla, kırışmayı özledi. Perdeler ellenmeye alışık oldukları eller tarafından, tutulup açılmayı ve haneye ışık sızmasına vesile olmayı senelerce umut etti… Bütün bunlar belki başka bir hikâyenin, hikayelerin konusu olur. Ben şimdi size sosyokültürel ve ekonomik bazı gerçeklerden bahsetmek istiyorum. Ne dramların ruhsuzlaşmasına neden olan sayılardan, ne de bütünü görmemize engel olan duygusal olaylardan bahsedeceğim. Bunları bilmeyenler bile, Kulüp dizisinden öğrenmiştir. Artık ucundan da olsa, şu ya da bu şekilde, biliniyor.

Bana soracak olursanız, 6-7 Eylül olayları, toplumu çölleştirmek için yapılan bir girişimdi. Çok renkli, çok dinli, çok kültürlü İstanbul’u tek renge çevirme girişimi. İşbilir insanları yok etme amaçlı bir hareket olduğunu düşünüyorum. Çok renklilik yok oldukça sosyoloji de çöker. Kültür yok olur. Üreten insanlar yok olunca, ekonomi bozulur. Kaliteli üretim sekteye uğrar. Marka üretmek imkansızlaşır. Ekonomisi iyi olmayan bir toplumsa, bağımlı yaşamaya mecburdur.

Bu mealde bakacak olursak, 6-7 Eylül olaylarından bir sene kadar önce köy enstitülerinin kapatılmasını da bir tesadüf olarak göremeyiz. Köy enstitüleri, kısacık sürede, sadece kırk altı yazar ve şairi edebiyatımıza katmakla kalmadı. Aynı zamanda, halı dokumacılığı, çiftçilik, bağcılık gibi Anadolu topraklarında kök salmış pek çok zanaatkarın da yetişmesinde katkıda bulundu.

Köy enstitülerinin kapatılması sonucunda Anadolu’nun zanaatları yok olmaya başladı. Bir taraftan Anadolu’da kadim zanaatlarının eğitimini veren kurumlar yok edilirken, diğer taraftan da İstanbul’da mesleğini sevgiyle yapan pek çok işinin ehli insanının dükkanları hedef alınarak parçalanıyordu. Otuz altı bin işyerinden, üç bin dokuz yüzü tahrip olmuştu. Bu yüzde ondan daha fazla bir orana denk geliyor ve bunun ekonomiye zararlarını tahmin etmek için az biraz ekonomiden anlamak yeterlidir.

Altmışlı yıllarda, sevdikleri şehirden göçmek zorunda kalıp bir yabancı olarak Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Rumlar’ın yanı sıra; kendi yurdunda iş bulamayan Anadolu insanımız, taşı toprağı altın diyerek İstanbul’a göçtü ve iş alanındaki eksikleri doldurmaya çalıştı. İşler eskisi gibi sevgiyle yapılmıyordu artık. Gelenler de çünkü, yurtlarından kopmak zorunda kalmışlardı ve tek amaçları para kazanmaktı. Yeni göçtükleri Yedi Tepe de onların gurbetiydi. Onu tanımıyor dolayısıyla da sevmiyorlardı. Köyleri, şehirleri, yurtları burunlarında tütüyordu.

Önce köy enstitüleri kapatıldı, sonra Rumlar yok oldu. Ermeniler ve Museviler azaldı. Ardından zanaatlar kayboldu. Derken atalık tohumlar yasaklandı. Asırlık çınarlar yerini betonlara bıraktı. Bağlar, zeytinlikler sitelere dönüştü…

***

Rumların çoğu ise, ikinci dünya savaşından yeni çıkan ve açlık içinde olan Yunanistan’a, gitmek zorunda kaldı. Oranın yerli halkı, her ne kadar bu yeni gelenlere ‘Türk tohumu’ dese de aynı lisanı konuştukları bu insanlara, bir süre sonra alışmaya başladı. İstanbul’dan giden pek çok işinin ehli tüccar, aşçı, terzi sayesinde Yunanistan’ın ekonomisi kalkınmaya başlıyordu.

Bizim evdeki söylemler doğrultusunda; o zaman Yunanistan o kadar fakirdi ki sadece patates yenirmiş. Buradan gidenler sayesinde dolmaya, mezeye, baharata alışmaya başladılar. Tam da bunun için, dolmaya, dolmadaki… Mezeye meze… Rakıya da raki ya da uzo denir. Bunun için bizdeki cacık, oranın ‘caciki’sidir. Tam da bunun için ezgilerimiz birdir.

Giden Rumları geri getirmek belki mümkün değildir ama gitmelerinin yarattığı etkilere son vermek elimizdedir. Bunun için önce yaptığımız işi sevmemiz ve kazanmaktan çok sevgiyle en kalitelisini üretmemiz gerekmektedir. İyi olan her şey, fiyatı da doğruysa, kâra dönüşür.

6-7 Eylül olaylarını, enine boyuna konuşmamız, anlamamız gerekir. Onları anlasaydık, Maraş olaylarını da engellerdik. Köpek katliamına neden karşı çıkmamız gerektiğini de anlarız. Çünkü üretmemenin sonu çölleşmektir. İnsanların çok renkliliğini, ormanımızı, hayvanlarımızı, derelerimizi yok edersek, her şey kurur ve topraklar verimsizleşir.

Oysa Anadolu’nun fıtratında hayat vardır. Asırlardır bu topraklar ilim, bilim üretti. Sanat, müzik üretti. İlk şarap… İlk para… İlk felsefe okulları burada doğdu ve buradan dünyaya yayıldı. Birbirinin renginden faydalanarak hayatı savunan, üretimi seven insanlar sayesinde Anadolu dünyanın merkezine oturdu. Bunun için bu çok verimli, gözbebeği toprakları korumak için önce ötekileştirmekten vaz geçmek zorundayız. Aksine, ötekinin deneyiminden, faydasından yararlanıp; yaşamı savunarak, yeniden sevgiyle üretmeye başlamak zorundayız.



 

 

Yorumlar

Yorum Gönder