Ölü diye bildiklerimizin aslında yaşadığına dair en iyi
kanıt kendi tanrılarına dua ettikten sonra asırlar boyunca kapalı olduğu Nemrut
dağından çıkarılmasıydı. Ricası hemen kabul görmüş ve hızlıca zifiri bir geçitten
geçerek kendini bir anda onu aydınlatan bir projektörün önünde bulmuştu. Sahne
ışıkları gözünü kamaştırıyordu ve karanlık zaman tünelinden geçerken daha iyi
seçebilsin diye gayriihtiyari açılmış olan gözbebekleri bu sefer de fazla ışık
yüzünden körleşmesine yol açmıştı. Dileklerinin bu kadar çabuk gerçekleşeceğini
tahmin etmediği için bu yolculuk ani olmuştu ve yerini pek kestiremese de tam
da arzu ettiği şekilde kalabalık bir yerde olduğunu idrak edebiliyordu.
Aydınlanan sahne ise bütün seyircilerin bakışlarının garip
giyimli bu adama yönelmesine sebep olmuştu.
Yolcumuz ise ışınlanmanın şaşkınlığını kolay atlatmıştı ve söz
çıkarabileceği bir yükseltinin üstünde durduğunun farkına varmıştı bile. Evet
her şey tam da niyaz ettiği gibi gerçekleşmişti. Halka konuşmaya alışık olduğu
için hemen toparlandı.
“Ben Kommagene’nin kralı Antiohos…”
Bilmediği, daha önce hiç konuşmadığı bir lisanda kelimeler
ağzından çıkıyordu ama anlatmak istediklerine odaklandığı için bunun üstünde
düşünecek pek vakti yoktu.
Dinleyicilerden kopan kahkahaya alışık olmadığı için bir
anda afalladı. Normalde kalabalığa hitap ettiğinde ilgiyle dinlenirdi. Söyleyeceklerine
duyulan alaka korkudan değil, aksine meraktan olurdu. Ama bu sefer kalabalığın saygı
yoksunluğunu alenen belli eden, “Çiğ köfteci misin aaabi!”, “Kommagene Krallığı,
iyiymiş! Ben de Koyarım Yahu Sana Ne Beyliğinin beyiyim,” gibisinden naralar
tek tük etrafta yankılanıyordu.
Şaşırmış, biraz da panik olmuş bir şekilde izah etmeye
çalıştı:
“Beyler, bayanlar Kommagene, dünyanın tam orta yerinde ve tarihin
tam ortasında var olmuş çok önemli bir krallıktır. Rica ederim beni dinler
misiniz? Söyleyeceklerim mühimdir ve tam da sizinle ilgilidir.”
Pürüzsüz esmer teni… Anlamlı bakan iri ela gözleri uzun sık
kirpikleriyle daha belirginleşmekle kalmıyor aynı zamanda gür kaşları sayesinde
de iyice vurgulanıyordu. Servi boyu, yapılı fiziğiyle antik bir tanrıyı
hatırlatan bu insan; izleyicilerin ilgisini çekiyor ve saygı duyma kırpıntıları
uyandırıyor olmasına rağmen, başka bir gezegenden geldiğine dair bir intiba
bırakan kıyafeti ve “Kommagene Krallığından” söz etmesi, onu ciddiye almalarını
engelliyordu. Aralarından birkaçı öyle bir şeyi önceden hatırlar gibi olup
biraz ciddileşmişti… Sadece bir ya da ikisi ise Antiohos ve Kommagene’nin ne
olduğunu bilerek, pür dikkat dinlemeye başlamıştı.
Doğu rüzgârı Euros, Antiohos’u zor durumda bırakmak istemedi.
Hafiften meltem şeklinde eserek, iri yarı adamın kulağına “Kommagene”
kelimesinin şu an konuştuğu Türkçe’nin argosunda ne anlama geldiğini fısıldadı.
Güney rüzgârı Zephyrus, karşıtı Euros’un, Tanrı Kral olarak
da bilinen Antiohos ile yakınlığını kıskandıysa da tepkisiz kaldı. Sonuçta Kral
Antiohos’un özelliği buydu. Her şeyin tam ortasındaydı. Şark ile garbın… Antik
zaman ile bugünkü zamanın… Medeniyetin… Pers ile Yunan’ın… Roma dostu ve Yunan
dostu olarak ün salmak için ömrü boyunca çabalayan biri olduğu için her şeyin
tam arasındaydı. Taptığı tanrıları bile, yarısını Pers diğer yarısını ise Yunanlı
olarak seçmişti ki hepsinden biraz olabilsin. Birleştirmek onun fıtratında
vardı. Kanı ve genleri doğu ile batının karışımından oluşuyordu. Ebeveynlerinden
biri Yunanlı, diğeriyse Pers idi biraz da tam Perslerin yanında bulunan Ermeni Krallığından
kan taşıdığı da söylenirdi. Sahi onlara Urartu mu denirdi o zamanlar? Dur,
karışmasın mevzular.
Euros, Antiohos’un kulağına ‘Kommagene’ kelimesinin
Türkçe’de ne anlama geldiğini anlatırken, Kral duyduklarından utanmakla kalmadı
aynı zamanda da rahatsız oldu. Bu insanlık ileri gideceğine bu kadar basitleşmiştiyse
varsın yansındı bu dünya! Nitelik yerine, niceliğe odaklanan her kültür, yaşam,
ilişki ve hatta aşk bitmeye mahkûmdu. Adem ile Havva’nın çocukları bu şekilde
devam edecek olurlarsa pek de zamanları yoktu tez zamanda hem kendilerinin hem
de Gaia olarak bilinen bu muhteşem kürenin sonu yakındı.
Tanrı-Kral, medeniyet diye sadece tüketmeyi ilke edinen
torunları adına mahcup oldu. Yine de vazgeçmedi, şansını denemek istedi. Bir
kere başarmıştı. Kendini güçlü sananın şiddetine son verme konusunda belki bir
kere daha muvaffak olabilirdi. Sonuçta diplomasiyi de savaşmayı da iyi bilirdi.
Yadsınmamalıydı ‘kadim doğunun’ sırları. Doğu derken, kendi zamanında şu an
ayağının bastığı bu toprakların batı olduğunu hatırlayıp, gülümsedi. Sonra da
hafiften kalabalığa çaktırmadan kendini çimdikledi. İnsanlığın geldiği hali
daha sonra düşünür bunun felsefesini yapardı. Nemrut dağındaki mezarına geri
döndüğünde nasıl olsa muhakeme yapacak çok zamanı olurdu. Ama şimdi Pers
tanrısı Mira ile Yunan tanrısı Zeus’a aynı anda o lahitten çıkmak için
yalvarmasına sebep olan o konuşmayı yapması lazımdı. Söylemek istediklerini
söyledikten sonra oturup belki bir kadeh şarap içecek zamanı bile olurdu. Belki
de şu yeni içkilerden birini denerdi. Rakının tadını bilirdi. Daha önce, sanayi
çağının başında Nemrut dağının ne olduğunu ilk idrak ettiklerinde, bölgede olan
iki Rum, dağın eteklerine saklanmış antik zamandan kalan birkaç eseri çalıp Fransızlara
satmıştı. Rumlar zengin olunca da ruhuna Fatiha anlamında Nemrut’un taşlarına
duziko dedikleri o anasonlu içkiden saklamışlardı. Onlar gittiklerinde kral içmiş,
sevmiş hatta yavrularının ürettikleriyle gurur bile duymuştu. Ama şu İngilizlerin
viskisini bilmezdi. Onun bir tadına bakabilirdi. Onun zamanında İngiliz var
mıydı acaba? Olsa bile ne içkiyi bilirlerdi ne de kültürü. Her şeyi, şu an hor
gördükleri doğudan öğrenmişlerdi.
Teknolojik olarak ilerledikleri için kendini medeni sanmaya
başlayan torunlarına bir ders vermek için bunca zamanı aşarak ve onca yol yaparak
buraya gelmişti. Gerçi yol yapmış mıydı o konuda biraz kafası karışıktı. Çünkü
Kommagene Krallığı bugün Türkiye olarak bilinen ülkedeydi. Coğrafi olarak tam
da Adıyaman ilçesindeydi. Fırat nehrinin batısında. Daha doğrusu Kralın akranlarının
doğu ile batının ayrıştığını sandığı yerdeydi... Oysa kendisi yaklaşık iki bin yüz
sene önce insanlığın ayrışmaya değil birleşmeye odaklanması gerektiğini iddia
etmişti ve haklıydı. Dediği gibi de olmuştu. Yaşamış olduğu coğrafya için bu nifak
sona ermişti. Artık garp ile sarpı başka sular ayırıyordu.
Gülümsedi. Krallığının adıyla dalga geçiyorlardı ama asıl gülünç
olan çocuklarının, çocuklarının, çocuklarının, çocuklarının bu çocuklarıydı… Hiç akıllanmamışlardı çünkü. Bu ölümlüler
atalarının yaşadıklarından bir türlü ders almıyordu. Farklılıklarını
birleştirerek ileri gideceklerine, karşısındakinde eksik gördüklerine
odaklanarak onu aşağı çekmeye çalıştıkları için hep geriliyorlardı. İcat
bulmayı da ilerleme sanıyor ancak o keşifleri hep kötülüğe hizmet etmek için
kullandıkları ve sürekli tükettikleri için tüm kaynaklarını da hızlıca
kurutuyorlardı. Dünyayı ateşin bile olmadığı o vahşi günlere evirmeye yemin
etmişlerdi sanki. Gerçi vahşi dedikleri o günler, bugünlerden daha vahşi
değildi. Bir de utanmadan buna medeniyet diyorlardı. Tam göğsünden bir kahkaha
yükselecekti ki bastırdı. Söyleyecekleri ciddiyet gerektirirdi.
Artık doğu ile batıyı ayıran sınır Fırat nehri değildi. Bu
görevi Ege denizi ile Çanakkale ve İstanbul boğazları üstlenmişti. Yani sular
değişse de ayırma huylarından hiç vazgeçmiyordu insanlık. Peki ama birkaç sene
sonra bu sınır da yer değiştirirse ve Atlantik okyanusuna taşınırsa ne
olacaktı? Yani batının bugünkü yıldızları Almanlar, Fransızlar ya da İngilizler…
Kendilerini bir anda doğu olarak bulursa, yattığı mezarda gülmekten Nemrut dağının
da sarsılmasına ve çökmesine sebebiyet verebilirdi herhalde.
Tam tersi de olabilirdi. Bu gafillerin medeniyet anlayışı; Euros
rüzgârı yerine Zephyros’un esmesiyle bir anda bu ufak kafalıların zihninde medeniyet
ile medeniyetsizlik arasındaki sınır Atlas Denizi ile ayrılabilirdi. Medeniyet
vurgusunu, torunları doğuyu medeniyetsizlik batıyı da uygarlık olarak
imgelediklerinden, yapıyordu. Nitekim onun zamanında da şu an garp olarak
bilenen sözde ilerici devletlerde insani vasıflardan uzak canlılar dolaşırdı
ama gel gör ki bu insanımsıların torunları, şimdi onun çocuklarını
beğenmiyordu. Bugünün moderninde dört bin sene önce beşerî izler bile yokken, bugün
doğu yani geri olarak bilinen Mezopotamya ve tüm çevresi medeniyetin beşiğiydi.
İlk yazının, ilk şarabın, ilk paranın, cebirin, matematiğin, astronominin ve
hatta şu an bilgisayar diye ellerinde tuttukları kolay tüketilen tabletlerin
benzerinin icat edildiği yerdi. Üstüne üstlük, kendi zamanının tabletleri her
geçen gün daha da değerlenirken bugünküler ucuzluyordu.
İlk şehirlerin kurulduğu topraklarda yaşamıştı o. İlk
tarımın yapıldı yerlerde. İlk yazının yazıldığı… İlk tekerleğin icat edildiği
zamanlarda… Asıl keşifler onlardı. Onlar olmasa insanlık bugünlere gelmezdi.
Gerçi belki bu yaşlı küre için daha hayırlı olurdu ama olsun, kral türünün yani
insanlığın devam etmesiyle yükümlüydü. Bunun için de mezarından kalkıp kaç bin
senelik ışık yolu yapmayı göze almıştı. Deneyimlerini evlatlarına aktarmak
için.
Suskunluğu uzadığı için izleyici olarak aşağıda duran
kalabalık homurdanmaya başlamıştı. Yarı tanrı olarak da bilinen Antiohos sesini
temizledi. Ellerini, susun der gibi avuçlarını kalabalığa dönük şekilde, havaya
kaldırdı.
“Çocuklarım!”
Topluluk bir anda sustu. Çoğunluk dikkatini sahneye yöneltirken
aralarından biri haykırdı:
“Nereden biz senin
çocukların oluyormuşuz!”
Onu onaylayan başka biri de ekledi:
“Ne münasebet! Bizim atamız Türk’tür ve Müslümandır.”
Antiohos güldü. Onca yıllık varoluşunda böyle şeylerle nasıl
başa çıkacağını iyi bilirdi.
“Benim zamanımda peygamberlerden bir tek Musa yaşamıştı. O
da benim topraklarda pek bilinmiyordu. Bizim buralarda bir kilometre sağda İran’ın
Tanrılarına bir kilometre solda da on iki Yunan tanrısına tapılırdı. Ayrıca ben
bu topraklarda senden önce doğup büyüdüğüme, öldüğüme ve anıt mezarımın
buralarda olduğuna göre, beni kabul etmemen kendi özüne hıyanettir. Dışlayarak,
ötekileştirerek sadece küçülürsün. Oysa kucaklayarak büyürsün. Atan olarak
kabul ettiğin Osmanlı da topraklarındaki tüm farklılıkları kucaklamamış mıydı? Bütün
dünya benim peşime düşmüşken senin beni Türk olarak kabul etmemen kaybetmene
sebep olur.”
Sessizlik oldu. Kral ilgiyi çekmekten mutluydu. Devam etmek
istedi:
“Siz medeniyetin icat edildiği topraklarda yaşadığınız için
çok şanslısınız. Mezopotamya olarak bilinen bölge var ya güneydoğumuzda
başlayan ve Suriye’ye doğru uzanan... Medeniyet ilk orada başladı. Orada ilk
şehirler kuruldu. İlk yazı oradaydı. Tekerlek orada bulundu. Bundan dolayıdır
ki tüm dinlerin peygamberleri buralara yakın yaşadı. Ben daha İsa Peygamber
doğmamışken, İran ile Yunan tanrılarını kucakladım. Hepsini birleştirip kendime
özgü dini yarattım. Çünkü biliyordum ki insan parasız yaşamayı göze alabilirdi
ama tanrısız yaşamazdı. Anadolu’da tüm dinlerin kendine has izlerinin olması da
bu sebeptendir. Anadolu çünkü farklılıkları kucaklar ve onları kendine özgü bir
biçimde dönüştürür.”
Kalabalıktakiler yanında durana sarılmaya başlamıştı.
Görüyordu; aşağıda baş örtülü ile haç çıkaran, kılıç kolye takan ve diğer tüm
farklılıkları barındıran kadınlar, birbiriyle kucaklaşıp kaybettikleri çocuklar
için beraberce ağlaşıyordu. İçi acıdı.
“Ağlamayın kızlarım! Kayıplarınız birleştirici olsun.
Kanmayın başkalarının oyunlarına. Kanmayın şu erkeklerin kana susamış
savaşlarına. Üretin kızlarım ve yavrularınıza mızrağı sevmeyi değil, sanata ve
zanaata aşk duymayı öğretin. Kadının sevgi dolu türküsünü kendi dilinizde aynı melodiyle
mırıldanın ki ezgi tüm insanlığın diline dolaşsın.”
Aşağıdan bir kıpırtı gelmeyince. Tanrı da olsa, kral da
ölümlü de… Dinlendiğinin farkına vardığında herkesin yapacağı gibi o da
konuşmasını uzattı.
“Ben bu kadim topraklardaki tüm farklılıkları kucaklamak
istemiştim. Ondan, benden olmayan her şeyin dostu olduğuma dair ön sıfatlar
almıştım. Bana Yunan dostu, Roma dostu derlerdi. Ancak bir gün o zamanın muktedirleri,
kudretli Romalılar iyi niyetimi küçümsemişlerdi. ‘Yapmayın yanarsınız’ dediysem
de inanmamışlardı. Bana savaş açarak kalemi kuşatmaya kalkışmışlardı. Ben de
tebaa mı korudum. Surlarımızın yüksek duvarlarından, nefte benzeyen siyah ateşli
bir balçık fırlattım. Bugünün medenileri hâlâ o çamurun sırrını çözemedi. Bazılarınız
petrolü o zamandan bulmuş olabileceğimizi bile savunurlar. Bense sırrımı söylemem.
Söylemem ki bilmeyin. Yoksa aranızdan gidip anlatan olur. Bilmesinler. Benim gizimin;
o günün muktedirlerini, yakıp kül ettiği hatırlatmak bana yeter. Hatırlasınlar
ki kendini kudretli görenler elindeki güce ve kaba kuvvete güvenmesinler.
Yani demem o ki kimse kendini Kaf dağında görmesin. Ben
güçlüyüm, ben bilirim demesin. Bu Mezopotamya ve çevresinin sırları büyüktür. Bu
kadim topraklarla oyun oynanmaz. Bu kutsal toprakları bölerek, yok etmeye
çalışmak tüm insanlığı da yakıp bitirir. Şimdi geldik, biz buranın yeni
kralıyız diyenler bir bakarsın ne olduğu belli olmayan bir çamurla bir anda yanıp
kül olur biter. Bütün insanlığın sonuna da sebep olur. Gaia’nın kalbi çünkü
burada atar. Mezopotamya da…”
Herkes susmuştu. Kral, Zeus’un uzakta çakan şimşeğini gördü. Geri dön diye işaret ediyordu. İzleyicilerden birinin elinde tuttuğu iki kadehi ve bir rakı şişesini aldı ve yıldırıma doğru yürüdü.
Yorumlar
Yorum Gönder