İçimi, kalbimi acıtan bir sahneyi belgeleyen bu fotoğrafı on bir sene önce çekmiştim. İnce ince karlı yağmurun yağdığı, soğuk bir Kasım günüydü. O güzelim Kabataş-Fındıklı arasındaki park henüz bir şantiyeye dönüştürülmemişti. Mimar Sinan Üniversitesinin hemen yanında da keyifli çay bahçeleri vardı. O zamanlar evime çok yakın olduğu için, patili çocuklarım olan köpeklerimi orada gezdirirdim. Daha doğrusu kitabımı da alır her gün inerdim. Benim dört ayaklılar da gezinir, ihtiyaçlarını giderirdi.
Suriye göçünün olduğu zamanlardı. Yine benimkilerle parka inmiştim. Bu kaydırak bir anda gözüme ilişti. Etrafı battaniyelerle sarılmıştı. Gözlerime inanamadım. Böyle bir şey neden yapılmış olabilirdi ki? Çok geçmedi, içinden bir erkeğin çıktığını gördüm. Biraz daha dikkatli bakınca orada bir ailenin barındığının farkına vardım. Bir anne, bir baba iki çocuğu ile birlikte parkın kaydırağını yuva yapmış, yaşıyordu.
Hayatın ironisini işte tam da buydu! Aslında zevk, eğlence vermek için yaratılan bir oyuncakta bir dram saklıydı. Aile Suriye'den göçmüş olmalıydı ve bu gördüğüm savaş denilen şeyin en hafif yansımasıydı. Çünkü savaşta kan vardır. Şükür ki en azından bu karede biz o hayati sıvının aktığını görmüyor, duymuyor ve koklamıyorduk. Çatısı var diye bu camsız oyuncağı yuva olarak seçen bu aile ise kim bilir neler görmüştü. Kim bilir hangi sebepten dolayı o kaydırağı ev olarak seçmişti. Kalacak en güvenilir mekan olarak belledikleri için mi yoksa gidecek başka bir yer bulamadıkları için mi oradaydılar? Bu plastik oyuncağın bir çatısı olduğu için mi burayı seçmişlerdi? Belki de o kadar nahif ve iyi ebeveynlerdi ki yaşadıkları bu dramı… Memleketlerinden, evlerinden ayrılmak zorunluluklarını… İstenmedikleri bir şehirde, sokakta kalmış olmalarını… Tüm bu ve daha nice zorlukları en az travma yaratacak şekilde çocuklarına sunmak istedikleri için burayı seçmişlerdi. Pek değerli evlatlarının ruhu bu deneyimi mümkün olan en az yarayla atlatsın diye “mademki bu kaydırağı bu kadar çok sevdiniz biz de burayı mesken yapalım ve içinde yaşayalım” mı demişlerdi?
Ne? Pek iyi duyamadım iç sesinizi! 'Suriyeli bir ailede böyle bir hassasiyet ne arar mı' diyor? Doğru ya! Söz konusu doğu ise böyle ince hareketleri pek beklemeyiz. Bu da hayatın başka bir ironisi. Şark hep hor görülür. Çocukluktan beri bu ezberle öylesine yıkandı ki beyinlerimiz, ışığın, o beğenmediğimiz doğudan, Suriye’nin ta m kalbinden yükseldiğini de unutmuşuz. Oysa uygarlık oradan, Mezopotamya'dan başladı. Dünya yok olacaksa yıkım da ilk oradan başlayacak. Yoksa 'yıkım başladı mı' demeliydim?
Ezelden beri göç hikayeleri hep canımı yakardı. Mübadelede gitmek ya da gelmek zorunda kalınan her öyküyü okuduğumda ya da dinlediğimde gözlerim dolardı. Oysa sanayileşmeyle beraber ve emperyalizmin hayatımıza müdahalesiyle, ne kadar çok topluluk doğup büyüdüğü yeri bırakıp, gitmek zorunda kalmıştı. Kırım Türkleri… Çerkezler… Say say bitmez.
Dedelerimizin yaşamak zorunda kaldığı bu acılardı belki bizi de bu kadar acımasız yapan. Belki, o atalarımızın anlattıkları, kimyamızı bozup, bilincimize yansıyan korkularımızdı. Tam da bunun içindi 'yabancıları' çevremizde istemememizin nedeni. Haksız da sayılmaydık hani! Ancak haklarımızı savunurken, unutmamamız gerekir ki bugün onun başına gelen, Allah korusun, bir gün benim de başıma gelebilirdi. Kadim büyüklerimiz boşuna dememiş, 'ne oldum değil ne olacağım, de' diye. Kendimizi, karşımızdakinin yerine koymaya çalışmak, acılara daha sağ duyuyla yaklaşmamıza yardım eder. Biz burada belki de haklı bir şekilde “istemiyoruz!” diye kızıyorduk ya... Öfkemizin yöneldiği bireylerin de bir mağdur, bir kurban olduğunu da unutmamak gerekirdi. Onlar da evini, barkını, hayatlarını, mahallelerini... Hayallerini ektikleri toprakları isteyerek mi bırakıp, gelmişlerdi?
Bizden daha zayıfa, düşmüşe kin duymak, acizlik ve kötülük belirtisi sayılmazsa en iyi niyetle bir zayıflık göstergesidir.

Yorumlar
Yorum Gönder