6-7 Eylül 1955 bu şekilde yaşanmasaydı

Her sene 6-7 Eylül olaylarının yıl dönümünde, olanları anlatmaya çalışırız. Çoğunlukla kumaşların İstiklal Caddesi’ne taştığı… Ellinde sopalı insanların dükkân camlarını paramparça ettiği… Mezarlıkların, kiliselerin tahrip olduğu… Sokağa taşan öfkeli kalabalığın yıkmak, parçalamak ve zarar vermek üzerine odaklandığını belgeleyen fotoğraflara bakar bakar üzülürüz. Zavallı Rumlara, Ermenilere, Musevilere ve diğer Müslüman olmayan azınlıklara acırız. Çünkü bu planlı harekette hedef öncelikle Rumlar idi. Sonra Ermeni, Museviler ve Levantenler… Olayların sebebiyse sermayenin millileştirilmesiydi. 1955 yılında gerçekleşen bu olaylar üzücüydü ancak ondan önceki on yılda kırklı senelerde Varlık Vergisi yürürlüğe girmişti. Azınlık diye adlandırılan Türkiye Vatandaşı insanlara nüfusunda İslam yazmadığı için, taşınmaz varlıklarına öyle bir vergi konmuştu ki ödemeleri mümkün değildi. Böylece senelerin, belki asırların emeği nesilden nesile geçen birikimler ile sahip oldukları evlerini, binalarını ya da hanlarını yok pahasına satmak zorunda kalmışlardı. Bu kısacık sürede taşınmazlarını ellerinden çıkaramayanlar ve vergilerini ödeyemeyenler ise bu fahiş vergi borçları karşılığı Aşkale’ye taş kırmaya gönderilmişti. Vergi miktarı çok yüksekti ve koskocaman kompradorların ameleliği karşılığında ödenen ücret o kadar cüziydi ki iki yüz sene çalışsalar borçlarını ancak ödeyebileceklerdi.  

Pek çoğumuzun utandığı bu tarihi ben bu sene konuşmak istemiyorum. Bu sene olanlar eğer olmasaydı, kuvvetle muhtemel nasıl harika bir ülkede yaşıyor olabileceğimizi beraberce imgeleyelim istiyorum. İmgeleyelim ki başka utançları, başka ayıpları yaşamayalım.

Başlarken, gayrimüslim kimliğimi bahane ederek yazdıklarımı daha okumadan önyargılı bakacaklara da şunu bir düşünmelerini istiyorum: Bu anlatacaklarım, belki onların da Atatürk’ün nasıl bir Türkiye ön görüyordu diye kitabı başka bir yerden okumalarına faydası olabilir belki. Çünkü ulu önder Mustafa Kemal, İstanbul’u mübadele dışında tuttuysa bildiği bir şeyler vardı.

Hadi şimdi gelin zamanı geri alalım ve 6 Eylül sabahına geri gidelim. O gün Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı yalan haberinin çıktığı gazete hiç yayınlanmamış olsun... Daha önceden belli bölgelerden getirilmiş insanların protesto etmek için hazır bekletilmediği, ellerine sopalar verilmediği 5 Eylül 1955 gününe gidelim. Halk; bütçeyi yönetemeyen Demokrat Parti’nin yarattığı ekonomik kriz yüzünden öfkeden coşmamış ve sermayenin millileştirilmesi kapsamında İstiklal Caddesi’nin üzerinde yer alan ‘gâvur’ dükkânlarını daha önceden kimliği belli olmayanlar tarafından işaretlememiş olsun. Rum, Ermeni vatandaşların evlerinin haç imgesi çizilerek belirlenmemiş olduğu 6 Eylül 1955 sabahına uyanalım. Aynı günün akşamına doğru hiçbir papaz infaz edilmemiş olsun. Hristiyan, Musevi hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının evlerinin taşlanmadığını, onların hanelerine girilmediğini varsayalım ve İstanbul’un fıtratında var olan neşeli bir akşam üstü geçirelim.  Apartmanlarında yaşayan gayrimüslim ailelerin her ferdinin eve gelmesini bekledikten ve apartmanın kapısını Türk bayrağı ile mühürleyerek güvene aldıktan sonra kapıcıların kızgın ve öfkeli kalabalığa karışmadığı ve başka azınlık mensuplarının malına, hayatına zarar vermeye gitmediği bir gün olsun 6 Eylül 1955. Dünyanın en güzel, en özel şehri doğal melodisinde devam etmiş olsun her şey ve bütün bu vahşeti ve çirkinliği tarihin kara defterinden silelim.

Gayet olağan bir 6, 7 Eylül geçirdikten sonra takvim yaprakları 8 Eylül’e devrilsin ve olayların akışını değiştirerek, günümüze gelelim. Bakalım bugün muhtemelen nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk.

Dünyanın en ünlü, en mühim caddesinin bizim topraklarımızda olacağı kesindi. Cihanın her köşesindeki tüm insanlar; mutlaka bir gün burada dolaşmayı ve birbirinden güzel ve farklı mimariyle inşa edilmiş binaların arasında adımlayarak büyülü bir yolculuğa çıkmayı arzuluyor ve hayal ediyor olurdu. Tamam abarttım vahşi kabiledekileri, ününü duymadıkları için onları bu iddiamdan ayrı tutuyorum. İstiklal Caddesi’nin ihtişamının yanında, Fransa’daki Champs-Élysées (Şanzelize) Caddesi halt yemiş olurdu. Haliyle dünyanın en büyük markalarının dükkânları Rue de Pera da sıra sıra dizilmişti. Tabii bizim yerli markalarımızdan fırsat bulabilselerdi. Çünkü 6-7 Eylül öncesi dünya ile yarışan firmalarımızın üretim yaptığını biliyoruz. Dior markasının kuruluşunun 1946, Chanel markasının kuruluşunun ise 1910 olduğunu hatırlarsak bizdeki daha köklü ve eski şirketlerin dünyaca ünlü olmasının ve kalitesi sayesinde etiket değerinin kıymet kazanmasının mümkün olduğunu idrak etmek kolaylaşır. Örneğin; kumaşta Altınyıldız cihanın gözdesi olabilirdi. İpekyol, Dekor ve Rekor mağazaları. Paşabahçe… Bon Marhce, Vakko… Lebon pastanesi, Markiz… Ve şu an aklıma gelmeyen ya da bilmediğim niceleri… Tek bildiğim tüm üretimlerimizin dünya kalitesi ile yarıştığı bir ülkede yaşamanın hepimizin refah seviyesini ekonomik, kültürel ve sosyal açıdan artıracağıydı.

6-7 Eylül olayları olmasaydı, deniz ürünlerimiz Yunanistan’dan daha iyi olurdu. Avgotaraho, havyarlar, taramalar, dolmalar, topikler… Mezenin topraklarında tatlar damaklara bayram yaşatırdı. Tüm dünya Ayasofya, Topkapı, Kız Kulesi, Galata gibi nadide tarihi eserleri, katman katman İstanbul’un değerlerini görmeye gelirken kültürel bir doyum yaşayacaklardı. Avrupa ile Asya’yı birleştiren boğazın altın yaldızlı sularını izlerken de benzersiz lezzetlerin eşliğinde dünyaca ün salmış rakımızı yudumluyor olacaklardı. Rum meyhanesi kuru bir isimden çok, leziz bir evrim olarak dünyada ün salacaktı. Yeme içme kültürümüz tüm dünyada konuşulacaktı. Bizim rakımız en az İngiliz Burbonu kadar bilinecekti. Şaraplarımız kaliteli bağlarımız sayesinde İtalya ve Fransa’dakilerle yarışacaktı.

Bütün bunlar Müslüman bir ülkede yaşandığı için İslam’a karşı duyulan saygı kat be kat misliyle fazla olacaktı. Suriye karışmamış hatta Gazze’de olanların olmasını varlığımız engelliyor olacaktı. Atamız “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diye boşuna dememiş.  

6-7 Eylül olmasa, çocuklarımız sokaklarda oynarken Rumca, Ermenice ve Fransızcayı konuşmayı öğrenecek ve hayata dünyadaki tüm yaşıtlarından bir sıfır önde atılma fırsatları olacaktı. Yine abartmıyorum!  6-7 Eylül öncesi bu şehirde doğan çocuklar çünkü bu dilleri öğrenmek için birbiriyle yarışarak büyüyorlardı. Fıtratımız bozulmasaydı bu şekilde olmaya devam edeceğini var sayıyorum.

6-7 Eylül olmasa Katerina’nın sırdaşı Zeynep, Leyla’nın en yakını İskuyi olacaktı. İzak ile Mustafa sanayilerini nasıl yurtdışında büyüteceklerini düşünürken, Ayşe ile Yani büyük aşklar yaşayacaktı. İrfan ile Nitsa dinsel farklılıklar yüzünden belki başta kaçarak resmi nikâhla evlenecekler ve aşkların meyvesi olan çocuklarını dedelerin ve ninelerin ellerini öpmeleri için ebeveynlerinin kapılarını çalacaklardı.

İsraf yaparak vergilerimizi har vurup harman savuran Demokrat Parti memleketi sürüklediği ekonomik kriz yüzünden emperyalizmin oyununa gelip önce köy enstitülerini kapatmasa, sonrasında bu ülkenin vatandaşlarının bir kısmını dışlayarak diğerlerine kırdırtmasa, onları kovmak için komplolar uygulamasa şu an Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde pek az insan doğduğu toprakları bırakıp batıya göç ediyor olacaktı. Doğumuzda, okullar, farklı iş sektörleri ve sanayi yükseldikten sonra kim ne yapsın memleketin batısını. Kim geride bırakmak ister ki çocukluğunda saklambaç oynadığı ağacı. Eğitim, öğretim ve doğum kontrol yöntemleriyle köylüler eğitilseydi… Hayvancılık, tarım ile uğraşanlara maddi ve manevi destekler verilseydi… Anadolu’nun fıtratında olduğu gibi en iyi buğday, en iyi domates, en iyi mısır, en güzel peynir hâlâ bizim Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarında atalık tohumlarımız ve pek değerli koyunlarımızla üretilmeye devam edecekti. Aç uyuyan çocuklarımız asla olmayacağı gibi, Anadolu’nun bu bereketli topraklarından dünyaya da meyve ve sebzeler ihraç ediyor olacaktık.

Yol 1955 senesinde 6-7 Eylül ile açılmasa, Madımak da olmazdı.

Döngü o zaman kırılsa Deniz Gezmiş’ler yaşar mıydı? Belki de yaşardı çünkü memleketin toprakları emperyalist güçlere satılmadığı için onlar üniversitede başarılı olup memlekete faydalı olmaya çalışırlardı. Adnan Menderes de muhtemelen asılmazdı. Bu son kısımdan pek emin olmasam da terör diye bir illetin asla olmayacağı aşikâr. Karnı tok, evine ekmek götüren hiç kimse cani değilse kalkıp aynı toprakta büyüdüğü kardeşini öldürmek istemez. Cani bir ruhla doğan insanların oranıysa pek azdır.

6-7 Eylül olayları olmasa baş örtüsü sorunu diye bir şey de olmazdı. Hristiyan ya da Musevi’nin barış ve huzur ile yaşadığı demokrasi seviyesi yüksek bu topraklarda resmi dini Müslüman olan bir devlette elbette ki başı örtülü kızımız da layık olduğu tüm haklara sahip olacaktı. Üniversiteye gidebilecek ve mimar ya da profesör olabilecekti. Yüksek okul sıralarında Hristiyan, Musevi, Alevi akranlarıyla yan yana oturacaktı.

Eğer 6-7 Eylül olayları olmasaydı, şu an Türkiyeli mi yoksa Türk mü diye boş etiketlerle aklımızı yormazdık. TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI olarak dünyaya gelmenin gururunu hep beraber taşıyor olacaktık. Üretiyor, kazanıyor, eğleniyor olduğumuz için de tek bayrak altında bir mozaik camın çok renkliliğinin yaptığı ışık oyunlarıyla etrafı aydınlatıyor olacaktık. Türkiye Cumhuriyeti bayrağının altında Rumu, Ermenisi, Yahudisi, Alevisi, Kürdü Sezen Aksu’nun o şarkısında olduğu gibi, ada vapurundaki bir yolculuk gibi, dünyanın en demokratik, en medeni memleketinde hafif esintilerle tatlı tatlı bir hayat yaşıyor olacaktık.

Ancak maalesef ki 6-7 Eylül 1955 günleri kötülükle yaşandı. Belki onları tarihten silmemiz mümkün değil ama ders almamız ve yenilerini önlememiz mümkün. Yarım asırdan beridir sürekli ayrıştırıldığımızın farkına varmamız lazım. Önce Rumlar kötüydü. Sonra Ermeniler, Kürtler… Başını örtenler. Sonrasında başını örtenleri kötüleyenler kötüleşti. Sonra, yetmez ama evetçiler… Sonra bu partililer… Yetti artık dostlar yetti.

Evet, Devlet politikaları belki suçluydu ama halk olarak bizim de bu ayrıştırıcı ortamın yaratılmasına biraz çanak tutar gibi bir halimiz var. Örneğin birini gördüğümüzde “Nerelisin?” diye sormanın ırkçı bir soru olduğunun farkına bir varsak hoş olmaz mı?

“Rum Kadını hoppa olur!”, “Kastamonulu iyi insan olur!” gibi söylemlerden vazgeçsek 6-7 Eylül olduğunda Rum komşuların yanında dursak... O kırıp dökmek için getirilen halk “ne demek, o da benden” dese, şu an bizi ayrıştırmaları mümkün müydü? Peki bu döngüyü kırmanın zamanı artık sizce de gelmedi mi? Her milletin iyisi de olur kötüsü de.

Artık keselim nerelisin diye sormayı. Karşımızdaki iyi bir insan mı o kadarı kâfi. Hâlâ geç değil! Hadi gelin, dünyanın en güzel topraklarında farklılıklarımız kavga nedeni değil de ilerleme sebebi olsun. Çok geç olmadan kucaklaşmayı öğrenelim, yeter. Bir mozaik imgeleyin. Onu güzel kılan rengârenk camlarından sızan ışık hüzmelerinin farklılığının uyumudur.

Yorumlar