Pek çoğumuzun utandığı bu tarihi ben bu sene konuşmak
istemiyorum. Bu sene olanlar eğer olmasaydı, kuvvetle
muhtemel nasıl harika bir ülkede yaşıyor olabileceğimizi beraberce imgeleyelim
istiyorum. İmgeleyelim ki başka utançları, başka ayıpları yaşamayalım.
Başlarken, gayrimüslim kimliğimi bahane ederek yazdıklarımı
daha okumadan önyargılı bakacaklara da şunu bir düşünmelerini istiyorum: Bu anlatacaklarım,
belki onların da Atatürk’ün nasıl bir Türkiye ön görüyordu diye kitabı başka
bir yerden okumalarına faydası olabilir belki. Çünkü ulu önder Mustafa Kemal, İstanbul’u
mübadele dışında tuttuysa bildiği bir şeyler vardı.
Hadi şimdi gelin zamanı geri alalım ve 6 Eylül sabahına geri
gidelim. O gün Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı yalan haberinin çıktığı
gazete hiç yayınlanmamış olsun... Daha önceden belli bölgelerden getirilmiş
insanların protesto etmek için hazır bekletilmediği, ellerine sopalar verilmediği
5 Eylül 1955 gününe gidelim. Halk; bütçeyi yönetemeyen Demokrat Parti’nin yarattığı
ekonomik kriz yüzünden öfkeden coşmamış ve sermayenin millileştirilmesi
kapsamında İstiklal Caddesi’nin üzerinde yer alan ‘gâvur’ dükkânlarını daha
önceden kimliği belli olmayanlar tarafından işaretlememiş olsun. Rum, Ermeni
vatandaşların evlerinin haç imgesi çizilerek belirlenmemiş olduğu 6 Eylül 1955 sabahına
uyanalım. Aynı günün akşamına doğru hiçbir papaz infaz edilmemiş olsun. Hristiyan,
Musevi hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının evlerinin taşlanmadığını,
onların hanelerine girilmediğini varsayalım ve İstanbul’un fıtratında var olan
neşeli bir akşam üstü geçirelim. Apartmanlarında
yaşayan gayrimüslim ailelerin her ferdinin eve gelmesini bekledikten ve
apartmanın kapısını Türk bayrağı ile mühürleyerek güvene aldıktan sonra
kapıcıların kızgın ve öfkeli kalabalığa karışmadığı ve başka azınlık
mensuplarının malına, hayatına zarar vermeye gitmediği bir gün olsun 6 Eylül
1955. Dünyanın en güzel, en özel şehri doğal melodisinde devam etmiş olsun her
şey ve bütün bu vahşeti ve çirkinliği tarihin kara defterinden silelim.
Gayet olağan bir 6, 7 Eylül geçirdikten sonra takvim
yaprakları 8 Eylül’e devrilsin ve olayların akışını değiştirerek, günümüze
gelelim. Bakalım bugün muhtemelen nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk.
Dünyanın en ünlü, en mühim caddesinin bizim topraklarımızda
olacağı kesindi. Cihanın her köşesindeki tüm insanlar; mutlaka bir gün burada dolaşmayı
ve birbirinden güzel ve farklı mimariyle inşa edilmiş binaların arasında adımlayarak
büyülü bir yolculuğa çıkmayı arzuluyor ve hayal ediyor olurdu. Tamam abarttım
vahşi kabiledekileri, ününü duymadıkları için onları bu iddiamdan ayrı
tutuyorum. İstiklal Caddesi’nin ihtişamının yanında, Fransa’daki Champs-Élysées
(Şanzelize) Caddesi halt yemiş olurdu. Haliyle dünyanın en büyük markalarının
dükkânları Rue de Pera da sıra sıra dizilmişti. Tabii bizim yerli
markalarımızdan fırsat bulabilselerdi. Çünkü 6-7 Eylül öncesi dünya ile yarışan
firmalarımızın üretim yaptığını biliyoruz. Dior markasının kuruluşunun 1946,
Chanel markasının kuruluşunun ise 1910 olduğunu hatırlarsak bizdeki daha köklü
ve eski şirketlerin dünyaca ünlü olmasının ve kalitesi sayesinde etiket
değerinin kıymet kazanmasının mümkün olduğunu idrak etmek kolaylaşır. Örneğin;
kumaşta Altınyıldız cihanın gözdesi olabilirdi. İpekyol, Dekor ve Rekor
mağazaları. Paşabahçe… Bon Marhce, Vakko… Lebon pastanesi, Markiz… Ve şu an
aklıma gelmeyen ya da bilmediğim niceleri… Tek bildiğim tüm üretimlerimizin
dünya kalitesi ile yarıştığı bir ülkede yaşamanın hepimizin refah seviyesini
ekonomik, kültürel ve sosyal açıdan artıracağıydı.
6-7 Eylül olayları olmasaydı, deniz ürünlerimiz
Yunanistan’dan daha iyi olurdu. Avgotaraho, havyarlar, taramalar, dolmalar,
topikler… Mezenin topraklarında tatlar damaklara bayram yaşatırdı. Tüm dünya Ayasofya,
Topkapı, Kız Kulesi, Galata gibi nadide tarihi eserleri, katman katman
İstanbul’un değerlerini görmeye gelirken kültürel bir doyum yaşayacaklardı. Avrupa
ile Asya’yı birleştiren boğazın altın yaldızlı sularını izlerken de benzersiz
lezzetlerin eşliğinde dünyaca ün salmış rakımızı yudumluyor olacaklardı. Rum
meyhanesi kuru bir isimden çok, leziz bir evrim olarak dünyada ün salacaktı. Yeme
içme kültürümüz tüm dünyada konuşulacaktı. Bizim rakımız en az İngiliz Burbonu
kadar bilinecekti. Şaraplarımız kaliteli bağlarımız sayesinde İtalya ve
Fransa’dakilerle yarışacaktı.
Bütün bunlar Müslüman bir ülkede yaşandığı için İslam’a
karşı duyulan saygı kat be kat misliyle fazla olacaktı. Suriye karışmamış hatta
Gazze’de olanların olmasını varlığımız engelliyor olacaktı. Atamız “Yurtta
Sulh, Cihanda Sulh” diye boşuna dememiş.
6-7 Eylül olmasa, çocuklarımız sokaklarda oynarken Rumca,
Ermenice ve Fransızcayı konuşmayı öğrenecek ve hayata dünyadaki tüm
yaşıtlarından bir sıfır önde atılma fırsatları olacaktı. Yine abartmıyorum! 6-7 Eylül öncesi bu şehirde doğan çocuklar
çünkü bu dilleri öğrenmek için birbiriyle yarışarak büyüyorlardı. Fıtratımız
bozulmasaydı bu şekilde olmaya devam edeceğini var sayıyorum.
6-7 Eylül olmasa Katerina’nın sırdaşı Zeynep, Leyla’nın en
yakını İskuyi olacaktı. İzak ile Mustafa sanayilerini nasıl yurtdışında büyüteceklerini
düşünürken, Ayşe ile Yani büyük aşklar yaşayacaktı. İrfan ile Nitsa dinsel
farklılıklar yüzünden belki başta kaçarak resmi nikâhla evlenecekler ve
aşkların meyvesi olan çocuklarını dedelerin ve ninelerin ellerini öpmeleri için
ebeveynlerinin kapılarını çalacaklardı.
İsraf yaparak vergilerimizi har
vurup harman savuran Demokrat Parti memleketi sürüklediği ekonomik kriz
yüzünden emperyalizmin oyununa gelip önce köy enstitülerini kapatmasa,
sonrasında bu ülkenin vatandaşlarının bir kısmını dışlayarak diğerlerine
kırdırtmasa, onları kovmak için komplolar uygulamasa şu an Türkiye Cumhuriyeti
toprakları içinde pek az insan doğduğu toprakları bırakıp batıya göç ediyor olacaktı.
Doğumuzda, okullar, farklı iş sektörleri ve sanayi yükseldikten sonra kim ne
yapsın memleketin batısını. Kim geride bırakmak ister ki çocukluğunda saklambaç
oynadığı ağacı. Eğitim, öğretim ve doğum kontrol yöntemleriyle köylüler
eğitilseydi… Hayvancılık, tarım ile uğraşanlara maddi ve manevi destekler
verilseydi… Anadolu’nun fıtratında olduğu gibi en iyi buğday, en iyi domates,
en iyi mısır, en güzel peynir hâlâ bizim
Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarında atalık tohumlarımız ve pek değerli
koyunlarımızla üretilmeye devam edecekti. Aç uyuyan çocuklarımız asla olmayacağı
gibi, Anadolu’nun bu bereketli topraklarından dünyaya da meyve ve sebzeler
ihraç ediyor olacaktık.
Yol 1955 senesinde 6-7 Eylül ile açılmasa, Madımak da
olmazdı.
Döngü o zaman kırılsa Deniz Gezmiş’ler yaşar mıydı? Belki de
yaşardı çünkü memleketin toprakları emperyalist güçlere satılmadığı için onlar
üniversitede başarılı olup memlekete faydalı olmaya çalışırlardı. Adnan Menderes
de muhtemelen asılmazdı. Bu son kısımdan pek emin olmasam da terör diye bir illetin
asla olmayacağı aşikâr. Karnı tok, evine ekmek götüren hiç kimse cani değilse
kalkıp aynı toprakta büyüdüğü kardeşini öldürmek istemez. Cani bir ruhla doğan
insanların oranıysa pek azdır.
6-7 Eylül olayları olmasa baş örtüsü sorunu diye bir şey de
olmazdı. Hristiyan ya da Musevi’nin barış ve huzur ile yaşadığı demokrasi
seviyesi yüksek bu topraklarda resmi dini Müslüman olan bir devlette elbette ki
başı örtülü kızımız da layık olduğu tüm haklara sahip olacaktı. Üniversiteye
gidebilecek ve mimar ya da profesör olabilecekti. Yüksek okul sıralarında Hristiyan,
Musevi, Alevi akranlarıyla yan yana oturacaktı.
Eğer 6-7 Eylül olayları olmasaydı, şu an Türkiyeli mi yoksa
Türk mü diye boş etiketlerle aklımızı yormazdık. TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI
olarak dünyaya gelmenin gururunu hep beraber taşıyor olacaktık. Üretiyor,
kazanıyor, eğleniyor olduğumuz için de tek bayrak altında bir mozaik camın çok
renkliliğinin yaptığı ışık oyunlarıyla etrafı aydınlatıyor olacaktık. Türkiye
Cumhuriyeti bayrağının altında Rumu, Ermenisi, Yahudisi, Alevisi, Kürdü Sezen
Aksu’nun o şarkısında olduğu gibi, ada vapurundaki bir yolculuk gibi, dünyanın
en demokratik, en medeni memleketinde hafif esintilerle tatlı tatlı bir hayat
yaşıyor olacaktık.
Ancak maalesef ki 6-7 Eylül 1955 günleri kötülükle yaşandı.
Belki onları tarihten silmemiz mümkün değil ama ders almamız ve yenilerini önlememiz
mümkün. Yarım asırdan beridir sürekli ayrıştırıldığımızın farkına varmamız
lazım. Önce Rumlar kötüydü. Sonra Ermeniler, Kürtler… Başını örtenler. Sonrasında
başını örtenleri kötüleyenler kötüleşti. Sonra, yetmez ama evetçiler… Sonra bu
partililer… Yetti artık dostlar yetti.
“Rum Kadını hoppa olur!”, “Kastamonulu iyi insan olur!” gibi
söylemlerden vazgeçsek 6-7 Eylül olduğunda Rum komşuların yanında dursak... O
kırıp dökmek için getirilen halk “ne demek, o da benden” dese, şu an bizi
ayrıştırmaları mümkün müydü? Peki bu döngüyü kırmanın zamanı artık sizce de
gelmedi mi? Her milletin iyisi de olur kötüsü de.
Artık keselim nerelisin diye sormayı. Karşımızdaki iyi bir
insan mı o kadarı kâfi. Hâlâ geç değil! Hadi gelin, dünyanın en güzel
topraklarında farklılıklarımız kavga nedeni değil de ilerleme sebebi olsun. Çok
geç olmadan kucaklaşmayı öğrenelim, yeter. Bir mozaik imgeleyin. Onu güzel
kılan rengârenk camlarından sızan ışık hüzmelerinin farklılığının uyumudur.

Yorumlar
Yorum Gönder