Bir daha asla göremem diye düşünürken, geçen gün gittiğim
pazarda bir anda karşıma çıktılar. Şeffaf plastik bir kabın içinden, tezgâhın
üstünden kızıl kızıl, “Beni al, beni al” diye bağırıyorlardı. Bini bir kılan
içimdeki tutumlu ve hatta cimri nineyse hiç sesini çıkarmadan onlara doğru
yönelmemi onaylar gözüktüğüne göre pazarcıyla pazarlık yapmak aklıma bile
gelmedi. Fiyatı sordum ve ne dediyse başımla onayladım. Bir yetmezdi iki kutu
istedim ve parayı uzattım. İçimde barındırdığım yaşlı, genç, tutumlu, müsrif, muhafazakâr,
modern, deli ve ciddi olmak üzere tüm kadınlar yaptığım hareketi onaylıyorsa, vücut
kaslarımın da onların taleplerini yerine getirecek eylemlerde bulunmaktan başka
çaresi elbette ki yoktu.
Poşetin içindeki kızılcıkları hasır pazar çantamın içine
koydum ve geri kalan alışverişimi yapmak için yoluma devam ettiğimde annemden
bana miras kalan tarifi aklımda canlandırmaya çalışıyordum. Hatırlar gibi
olduğumda da misafirlerime atacağım cakayı hayal etmeye başlamıştım. O berrak kırmızımsı
sıvıyı, şeffaf, incecik cam kadehte ikram ederken yapacağım sükseyi imgelerken
hafiften gülümsüyordum.
Ada pazarında, tek tük de olsa hâlâ Yalova’nın köylüsü;
bahçesinde, tarlasında yetiştirdiği ürünleri satardı. Sadece yazları gelen bir
hanımefendi de vardı. Çocukluğumdan beri bilirdim kendisini. Vücudu yılların ağırlığıyla
hafiften öne doğru eğilmeye başlamış olsa da haziran ayıyla beraber tezgâhını hep
aynı yere açardı. Ben de onu gördükçe mutlu olurdum. Sebzemi de hep ondan
almaya çalışırdım. İlaçsız… Olabildiğince doğal… Aracı olmadan… Dimitra
tanrıçasına aracılık eden çiftçi kadının tapılası elleriyle topladığı sebzeleri
kutsanmış gibi hissederdim. Toprağı eşeleyen insanları hep sevmişimdir zaten.
Madem ki onlar bizi beslemek için bu dünyaya tohumlar ekiyordu bizim de
emeklerinin karşılığını vermemiz gerekirdi. Hem böylelikle gereksiz ilaçlanmış
sağlıksız besinleri vücuduma girmesinin de önüne geçiyordum.
Bu hanımefendinin tezgâhına bakınırken bamya gördüm. Alayım
mı, soymakla uğraşır mıyım diye kendi kendime düşünürken, ürününü satmaya
çalışan tezgâhtar olarak müdahale etti.
“Kız al. Kendi elimle topladım.”
“Temizlemekle uğraşır mıyım, bilemedim.”
Anadolu usulü bağlanmış baş örtüsünü düzeltti.
“Kızım ne var bunda iki dakika oturup yapacaksın. Biz
nelerle uğraşıyoruz.”
Lafını daha bitirmeden eline bir poşet alıp dolduruyor
olmasına gülümsedim.
“Siz toprakla, meyve ile sebzeyle uğraşıyorsunuz ama biz de
bin bir ömür törpüsüyle koşuşturuyoruz. Bazen gerçekten…” Ne anlatıyordum öyle.
Hangi sebeple tüm olumsuzlukları karşı tarafa yıkıyordum? Buna ne hakkım vardı? “Hadi, ver bakalım!”
O da daha fazla bir şey söylemeden çoktan tartmış olduğu
sebzeyi uzattı. İçinden, ‘robotlarınız, elektrikli süpürgelerinizle bir eliniz
yağda bir eliniz baldayken bu şehirde bizim kadar ne yorulacaksınız’ diye
geçirdiğini tahayyül ettiğim için düşündüklerimi destekleyecek bir iz
ararcasına dikkatlice yüzüne baktımsa da herhangi bir ipucu bulamadım. Domatesimi,
biberimi de aldıktan sonra ödemeyi yapabilmek için cüzdanımı aramaya koyuldum.
Hasır pazar çantamın dibinde kalmıştı. Daha önce aldıklarımı teker teker gerisin
geri çıkartmam gerekiyordu. Peyniri, kadayıfı, kızılcıkları tezgâha sırasıyla koyarken
karşımdaki beni azarlar gibi sordu:
“Kızılcık mı aldın?”
“Evet.”
Bozuldu.
“Neden benden almadın?”
Etrafıma dikkatlice bakındım.
“Nerede? Ben mi göremiyorum!”
Gülümsedi.
“Biraz önce doktor beye sattım hepsini.”
Ben de onu üzmek istemedim. Açıklama gereğini duydum.
“Ben de yukarıda görünce kaçırmak istemedim. Likör
yapacağım.”
Anadolu usulü bağlamış olduğu baş örtüsünü tekrar düzeltirken,
“Yapma!” diye beni ikaz etti. Anlamsız gözlerle ona bakmama gerek kalmadan devam
etti: “Yapma, o aldığın bulanık olur. Haftaya ben sana bir kilo saklayacağım.
Bahçemden. İlaçsız. Onunla likörünü yaparsın.”
Gülümsedim.
“Tamam. Haftaya getir. Benim için sakla. Senin
kızılcıklarınla da likör yapacağım.”
Borcumu sordum ve öderken; hayırlı, güzel işler, bereketli
kazançlar diledim. Evimin yolunda gülümsüyordum. Anadolu’nun dokusuyla temas
etmek insanı tam da öyle mutlu ederdi. Hormonuyla oynanmamış Anadolu insanının eskiden
yapmaya alıştığı gibi, tezgâhtaki hanımefendi de eşi dostuyla beraber ara sıra
bir tek atar mıydı acaba? Belki de kocası her akşam bir kadeh aslan sütü
içerdi. Belki de bu toprakların içkisi olan rakıyı ağzına bile sürmemişti.
Alkol içmeyi de günah ve haram sayardı…
Farklı hayatlarımıza rağmen, farkımızın olmadığını da o an idrak
etmiştim. Biz, bu toprakların insanları, tüm başkalıklarımıza rağmen karşımızdakini
sever ve değişik yönlerimizden beslenirdik. Siyasilerdi bizi birbirimize
düşüren. Oy kaygıları yüzünden bugün onu yarın beni tu kaka ilan ederler sonra
da bizi aramızdaki ‘tehlikeli unsurlardan’ korur gibi davranarak iktidara gelmeye
çalışırlardı. Yalnız onlara kötü bir haberim vardı. Bu halkın tüm renkleri ‘öbüründen’
o kadar besleniyordu ki, yarım asırdır uğraşmalarına rağmen büyük bir
çoğunluğumuz hâlâ bu oyunlara gelmiyordu. Bu ülke canlı bir organizmaydı ve
farklı uzuvları iletişime geçtiği her fırsatta benzemezliklerinin, benzersiz
bir cümbüş olduğunu hatırlar ve hatırlatırdı. Tam da bu yüzden kimyamızla
oynanmadığı zamanlarda bizden farklı olanı olduğu gibi kabul eder; saygıyla,
sevgiyle kucaklardık.


Yorumlar
Yorum Gönder