O gün İstanbul’daki işlerim kolaylıkla bitmiş, Paşabahçe’nin
iş çıkışı seferine zorlanmadan yetişebilmiştim. Eksprestir ve adalıların
dilenci vapuru diye tanımladıklarından farklı olarak, her iskeleye uğramadan
doğrudan son iki adaya gider. Özellikle yazın, bu vapur saati adı konulmamış
bir piyasa meydanıdır sanki. Onunla eve dönmek güzeldir çünkü Prens Adaları’nda
yaşayan ya da sayfiyeye gelen birbirinden renkli simayı görmek mümkündür.
Kaynağı İstanbul’da olan bu çok kültürlülük sayesinde, tüm insanlığı manevi bir
alacaya boyamak için bir saatlik yolculuk yeterlidir. Bu fıtratın devam
etmesine izin verseler, biraz da kışa depolardın ve o zaman dünyanın tadından
yenmezdi herhalde. Emperyalizm diye suçladığımız her şeye doğal bir savuşturucu
olurdu. Bu insanların yazar çizeri bununla beslenmeye devam etse ve korkmadan
aktarsa… Tüm insanlık kurtulurdu. Her ne kadar çirkin yeşilimsi bir griye
zorlansak da yaz mevsimini bizim buralarda geçiren, kış geldiğinde ise dünyanın
belli köşelerine dağılan hâlâ onlarca komşumuz mevcuttu. Bütün gün aç olduğum için kantin kısmına doğru yöneldim.
Babamların gençliğindeki gibi, menüsünde artık içki ve meze seçeneği olmasa da
iyi bir tost yiyebileceğimi düşünüyordum. Masaların hepsi kapılmıştı ama tek
başına oturan bir beyden izin istedim.
“Boş mu?”
“Tabii, buyurun!”
Çantalarımı bıraktım ve siparişimi vermek üzere kasaya doğru
yöneldim. Ödememi de yaptıktan sonra tekrar masama döndüm ve eşyalarımı güzel
bir şekilde yerleştirmeye çalıştım. Çok geçmeden söylediklerim hazırdı, gidip
aldım ve koltuğuma yayıldım.
“Pinelopi! Pi-ne-lo-pi!”
Eski İstanbul’da insanların dininin, dilinin, ırkının bir
önemi yoktu. Bu çok renklilik, kentimizi şehirlerin şehri yapan değerlerin
olmazsa olmazıydı. Günümüzde ama Avrupa ile Asya’yı birleştiren dünyadaki tek
şehir de çok değişmiş, bambaşka çirkin bir betona bürünmüştü. Son İstanbul diye
bildiğimiz, Prens Adaları’nda sahip olduğumuz bu değerlere elimiz ve
tırnağımızla tutunmaya çalışıyorduk. Buralarda hâlâ dinin, ırkın, milliyetin,
cinsin ve hatta türün bir öneminin olmamasını koruyabilmiştik. Yaşam önemliydi
ve hepimiz pek çok konuda farklılaşsak da hayatı savunmaya çalışıyorduk. Pek
çok konuda tartışsak da konu eşitlik olunca orada birleşiyorduk. Ben buraların
fıtratının dışına çıkarak tüm bu ayrımları yaparak hikâyemi anlatacağım.
Vapurda rastladığım çocukluk arkadaşımla yaşıt sayılabilecek
bir kadındım. O ise erkekti. Biz konuşurken ikimiz de cinsimizi unutmuş, eşit
haklara sahip, iki yetişkin birey gibi fikir alışverişinde bulunuyorduk. O
Ermeni ben ise Rum idim. Ölen arkadaşı ise Musevi idi. Çocukluk arkadaşımın kız
arkadaşıysa Müslüman. Ama anne tarafından bir Rumluk vardı. Onun da dayıları
benim gençlik arkadaşımdı aynı zamanda.
Aras, telefonu kapatınca baş sağlığı diledim.
“Sen tanır mıydın, David’i” diye sordu bana.
Pek hatırlayamamıştım. Hatırlamak da istemezdim. Tanıyorsam
şimdi sevdiğim birinin kaybı için ekstradan üzülmem gereksizdi.
“Hayır. Sanmıyorum.”
“Ah, Pinelopi mu bir bilseydin ne kadar iyi bir çocuktu!”
Kayıtsız kalamazdım daha fazla.
“Kaza mı, yoksa hastalık mı?”
Başını öne eğdi. Öyle erken kayıp durumlarında ölümden
utanırcasına etraf duymasın diye yapıldığı gibi kısık sesle harfleri yutarak
ağzında bir şeyler geveledi. Anlamıştım ki, hastalıktandı. Seviyordum ada
yolcuğunu, adayı… Bana edebi, insanlığı hatırlatan arkadaşlarımı.
“Biliyor musun? Ülkeden dışarı hiç çıkmamıştı. Gel benimle
diyordum. Gel bir şu ülkeyi de beraber gezelim. Ne gerek var diye cevaplardı
hep. Arkasından da eklerdi; dünyanın en güzel memleketinde yaşıyoruz. Neden
yurtdışına çıkayım ki?”
Merak içinde emin olmak için sormak gereği duydum.
“Yurtdışına hiç çıkmamış mıydı gerçekten?”
Gözleri dolu dolu başını öne eğdi.
“Hiç. Pasaportu bile yoktu David’in.”
Bizi yabancı diye, David’i Musevi diye etiketleyerek bizi
dışlayan ve nerelisin diye soran ayrımcı cahil cühela takımı utansın diye
düşündüm. Tabii bir utanma duyguları varsa!



Yorumlar
Yorum Gönder