David

O gün İstanbul’daki işlerim kolaylıkla bitmiş, Paşabahçe’nin iş çıkışı seferine zorlanmadan yetişebilmiştim. Eksprestir ve adalıların dilenci vapuru diye tanımladıklarından farklı olarak, her iskeleye uğramadan doğrudan son iki adaya gider. Özellikle yazın, bu vapur saati adı konulmamış bir piyasa meydanıdır sanki. Onunla eve dönmek güzeldir çünkü Prens Adaları’nda yaşayan ya da sayfiyeye gelen birbirinden renkli simayı görmek mümkündür. Kaynağı İstanbul’da olan bu çok kültürlülük sayesinde, tüm insanlığı manevi bir alacaya boyamak için bir saatlik yolculuk yeterlidir. Bu fıtratın devam etmesine izin verseler, biraz da kışa depolardın ve o zaman dünyanın tadından yenmezdi herhalde. Emperyalizm diye suçladığımız her şeye doğal bir savuşturucu olurdu. Bu insanların yazar çizeri bununla beslenmeye devam etse ve korkmadan aktarsa… Tüm insanlık kurtulurdu. Her ne kadar çirkin yeşilimsi bir griye zorlansak da yaz mevsimini bizim buralarda geçiren, kış geldiğinde ise dünyanın belli köşelerine dağılan hâlâ onlarca komşumuz mevcuttu. 

Bütün gün aç olduğum için kantin kısmına doğru yöneldim. Babamların gençliğindeki gibi, menüsünde artık içki ve meze seçeneği olmasa da iyi bir tost yiyebileceğimi düşünüyordum. Masaların hepsi kapılmıştı ama tek başına oturan bir beyden izin istedim.

“Boş mu?”

“Tabii, buyurun!”

Çantalarımı bıraktım ve siparişimi vermek üzere kasaya doğru yöneldim. Ödememi de yaptıktan sonra tekrar masama döndüm ve eşyalarımı güzel bir şekilde yerleştirmeye çalıştım. Çok geçmeden söylediklerim hazırdı, gidip aldım ve koltuğuma yayıldım. 

İlk ısırığımı ağır ağır çiğnemeye çalışırken belli belirsiz bir Demis Roussos şarkısı duyar gibi olmuştum. Bu seferden, fondaki bu müzik eşliğinde son derece sinematografik görüntülerle bezenmiş güzel bir sanat filmi çıkar diye düşünerek etrafıma bakındım. İBB’nin konser günleri haricinde normalde vapurların hoparlörlerinde müzik çalmazdı. Ada yolcularında, diğer insanların izni olmadan, kimseye zorla bir şeyler dinlettirecek görgüsüzlük yoktu. Eski İstanbul sakinleri duracağı yeri bilirdi ve bu vapur onlarla doluydu. Özgürlük, başkasının sınırlarına girmediği müddetçe değerlidir. Bu bilinç ve özsaygı gerçek İstanbul terbiyesiyle büyümüş herkeste mevcuttur. Bütün bunlar, hâlâ kulaklarımda Demis Roussos’un “Goodbye My Love Goodbye” şarkısının çaldığı gerçeğini değiştirmiyordu. Gaipten sesler duyacak kadar henüz delirmediğimi kendime ispatlamak istercesine etrafıma bakındığımda arka masadaki koltukta oturan bir beyefendinin kulaklık taktığını gördüm. Muhtemelen ondan geliyordu bu ada ruhuna pek uygun olan ezgiler diye düşünerek rahatladım ve gülümseyerek telefonuma gelen mesajları cevaplamaya odaklandığım anda havada ismimin fısıltı halinde uçuştuğunu duydum.

“Pinelopi! Pi-ne-lo-pi!”

Etrafıma bakınınca çocukluk arkadaşım Aras ile göz göze geldik. Beni selamlıyordu. Onu gördüğüme sevindiğimi belli edecek şekilde yüzüme bir tebessüm yayıldı. Yanıma gel gibisinden bir işaret yaptı ben de eliyle verdiği talimata sessizce uydum. Buluştuğumuzda hep yaptığımız gibi, ada mevzuları hakkında derin bir fikir alışverişinde bulunurken kız arkadaşı aradı. Ölen bir arkadaşlarının anmasına gideceklerdi. Plan yapmaları gerekirmiş. Bizim adaların fıtratı farklıydı. Buralarda, ırk, din, millet, cins ayrımı yapılmazdı.  Bir zamanlar şehirlerin şehri güzeller güzeli İstanbul’da da yapılmazdı. Ancak sonra bir anda bir şeyler oldu ve sokakta Ermenice veya Rumca öğrenmek için birbiriyle yarışan çocuklar büyüdü ve onların evlatları ülkedeki azınlıklardan bihaber bir şekilde yaşamaya başladı. Artık film sektöründe bile doğru dürüst Ermeni ve Rum şivesi duymak mümkün değildi. Bir zamanlar burada dedelerimizin yaşadığı unutturulmaya çalışılıyordu sanki. Bizim varlığımızsa tamamen görmezden geliniyordu. Adımız, Katrin, Maria, Ester, İrini diye dışlanır olmuştuk. Cahilliğinin bile farkında olmayan akılsızların yönelttiği “Pardon, nerelisiniz?” gibi bizi kıran sorularla muhatap olduğumuzdaysa onlara gerçeği anlatarak, direnmeye çalışıyorduk. Gitmeden… Kalarak, yaşadığımız toprakları daha da çok severek, buralı olduğumuzu idrak etmelerini arzuluyorduk. Mezarlarımızın burada olduğunu… Dedelerimizin, annelerimizin bu topraklarda tohumlandığını ve bu topraklarda hayatlarının aktığını ve yine bu topraklarda gömüldüğünü, eriyip yok olduğunu...

Eski İstanbul’da insanların dininin, dilinin, ırkının bir önemi yoktu. Bu çok renklilik, kentimizi şehirlerin şehri yapan değerlerin olmazsa olmazıydı. Günümüzde ama Avrupa ile Asya’yı birleştiren dünyadaki tek şehir de çok değişmiş, bambaşka çirkin bir betona bürünmüştü. Son İstanbul diye bildiğimiz, Prens Adaları’nda sahip olduğumuz bu değerlere elimiz ve tırnağımızla tutunmaya çalışıyorduk. Buralarda hâlâ dinin, ırkın, milliyetin, cinsin ve hatta türün bir öneminin olmamasını koruyabilmiştik. Yaşam önemliydi ve hepimiz pek çok konuda farklılaşsak da hayatı savunmaya çalışıyorduk. Pek çok konuda tartışsak da konu eşitlik olunca orada birleşiyorduk. Ben buraların fıtratının dışına çıkarak tüm bu ayrımları yaparak hikâyemi anlatacağım.

Vapurda rastladığım çocukluk arkadaşımla yaşıt sayılabilecek bir kadındım. O ise erkekti. Biz konuşurken ikimiz de cinsimizi unutmuş, eşit haklara sahip, iki yetişkin birey gibi fikir alışverişinde bulunuyorduk. O Ermeni ben ise Rum idim. Ölen arkadaşı ise Musevi idi. Çocukluk arkadaşımın kız arkadaşıysa Müslüman. Ama anne tarafından bir Rumluk vardı. Onun da dayıları benim gençlik arkadaşımdı aynı zamanda.

Aras, telefonu kapatınca baş sağlığı diledim.

“Sen tanır mıydın, David’i” diye sordu bana.

Pek hatırlayamamıştım. Hatırlamak da istemezdim. Tanıyorsam şimdi sevdiğim birinin kaybı için ekstradan üzülmem gereksizdi.

“Hayır. Sanmıyorum.”

“Ah, Pinelopi mu bir bilseydin ne kadar iyi bir çocuktu!”

Kayıtsız kalamazdım daha fazla.

“Kaza mı, yoksa hastalık mı?”

Başını öne eğdi. Öyle erken kayıp durumlarında ölümden utanırcasına etraf duymasın diye yapıldığı gibi kısık sesle harfleri yutarak ağzında bir şeyler geveledi. Anlamıştım ki, hastalıktandı. Seviyordum ada yolcuğunu, adayı… Bana edebi, insanlığı hatırlatan arkadaşlarımı.

Ne diyeceğimi bilemediğim için başımı öne eğdim. O devam etti:

“Biliyor musun? Ülkeden dışarı hiç çıkmamıştı. Gel benimle diyordum. Gel bir şu ülkeyi de beraber gezelim. Ne gerek var diye cevaplardı hep. Arkasından da eklerdi; dünyanın en güzel memleketinde yaşıyoruz. Neden yurtdışına çıkayım ki?”

Merak içinde emin olmak için sormak gereği duydum.

“Yurtdışına hiç çıkmamış mıydı gerçekten?”

Gözleri dolu dolu başını öne eğdi.

“Hiç. Pasaportu bile yoktu David’in.”

Bizi yabancı diye, David’i Musevi diye etiketleyerek bizi dışlayan ve nerelisin diye soran ayrımcı cahil cühela takımı utansın diye düşündüm. Tabii bir utanma duyguları varsa!





 

Yorumlar