Ada deriz ama aslında etrafı ova, dağ yerine denizle çevrili
bir köydür ada.
Bizim buradaki prens adalar şehirlerin kraliçesi İstanbul’un
eteklerinde yer aldığı için pek değerli olduğu için onlara Prens adaları denir.
Kraliçenin adalarına başka bir isim yakışmazdı zaten.
Krallar, rahipler, ettelektüellerın burada yaşaması
buraların fıtratındadır. Aslında ben tüm Anadolu’nun bir yansımasıdır. Çünkü
buralarda her türlü insan yaşar. Her renkten. Bu yeni bir durum değil aslında.
Birkaç haftadır, din adına olan savaşlar üstüme düşünüyorum.
Kendilerinin Hristiyan olduğunu iddia eden birkaç deli, Yahudileri toplama
kamplarına yollamış, onları sabun bile yapmıştı. (Burada çirkin bir üsluba
başvurarak ‘sabun yapmak’ sözünü kullandığım için herkesten özür dilerim. Ama
vahşetin derinliğini konuşmazsak olayların şiddetini de anlayamayız.)
Şimdilerde ise bir zamanlar dünya tarihinin en büyük soykırımına uğrayan
halktan birileri, bir bölgedeki Müslümanları öldürüyor. Soykırım uygulamalarını
bütün bir halka yıkmak haksızlık olur. Çünkü bu tip insanlık dışı toplu
cinayetler için kararları sadece baştaki birkaç kişi almaktadır.
Düşünüyorum da savaşların büyük bir çoğunluğu dini bahane
ederek çıkmıştır. Savaşın her türlüsüne karşı olsam bile, er meydanında olan
cengi bir şekilde kabul edebilirim. Masum çocukların öldürüldüğü hiçbir ‘amaç’
benim gözümde makbul ve kabul değildir diye de altını çizmek isterim.
Nitekim şimdi Filistin’deki çocuklar açlıktan kırılırken, üstlerine bombalar
yağarken, ikinci dünya savaşı sırasında Nazilerin katlettiği Musevi çocukların
da kemiklerini sızlıyordur diye düşünmeden yapamıyorum.
Bir de orta çağa vahşi ya da barbar derdik. Oysa o zamanlarda her şey daha
mertti.
Faşizm yüzünden, vahşetin kol gezdiği zamanlarda hep çocukluğuma sığınmaya
çalışırım. Büyüdüğüm coğrafyada çünkü tüm dinlerin mensupları, barış, iyi niyet
ve birbirinin imanına saygı duyarak yaşardı.
Yine bunları düşünerek uykuya daldığım bir gecenin sabahında çoktan beri
unuttuğum Mevlana’nın bir sözü karşıma çıktı.
“Gel, ne olursan ol yine gel,
İster kâfir,
ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel."
O an, sadece Prens Adaları’nın ya da Cihangir’in değil, tüm Anadolu’nun kadim
kültürüyle bir daha yüzleştim. Kürt, Alevi, Suni ve Ermeni ile Rum köylerinin
eskiden yan yana oluşunu hatırladım. Birbirinden alışveriş yaptığını… Her gün
ilişkilenmese de bir şekilde ticarette bulunduğunu...
Son zamanlarda yanan bu ormanlar geldi aklıma sonra. Kor bir Kürt ile Türk
köyünün arasında düşse din, dil, ırk ayırımı yapar mıydı? Bunlardan herhangi
biri Allah benimdir bizi yakmaz, der miydi?
Tanrı bizi kutsadı, alevler bizim köye uğramaz diye, bir gerçek olamayacağına göre, yangını söndürmek için iki tarafın da birleşmesi gerekirdi.
İnsanların yarattığı sınırlarla değil, evrenin sınırsızlığına karşı el ele vererek afetlerin ve düşmanlar üstesinden gelinebilirdi. İki seçenek vardı ya ayrışa ayrışa yanmak ya da kötülüğe karşı birleşerek tehlikeyi bertaraf etmek.
Mevlana’nın da önüme düşen bu sözünün Anadolu’dan dünyaya yayılmış olması pek doğaldı. Anadolu’yu da hem Orta doğudan hem de batıdan ayıran özelliğiyse bir müzik orkestrası gibi her tür çalgının mevcut olmasıydı. Ne bir piyanoydu tek başına ne de tek bir zurna. Dünyanın en güzel senfonilerini veren farklı seslerin ahengiyle akan koskocaman bir orkestraydı Anadolu.


Parev,Çok doğru tespitler harika bir yazi.
YanıtlaSilÇok teşekkürler
SilHarika yazilariniz var sizinle tanismak isterim
YanıtlaSil