Neredeyse boyumu geçecekti bu sardunya. Beraberliğimiz on
seneden fazla mıydı? Cihangir’de o harika manzaralı evi kiraladığımda balkonumu
süslemesi için almıştım. Bir hayal âlemini
hayata geçirmiştim. Tepeden aşağıya dökülen rengârenk tüller, çeşit çeşit
çiçekle birleşince, bir rüyadaymışım gibi hissetmeme yol açıyor ve ayrıca biraz
fazla dedikoducu olan komşuların beni dikizlemesine de engel oluyordu.
Oradan taşındığımda, evin tüm eşyalarını yeni kiracıya bırakmıştım
ama çiçeklerime kıyamamıştım. Hepsini babama yollamıştım. Bitkileri çok severdi!
Yaşına başına bakmaz, her gün topraklarını eşelerdi. O da bu dünyadan göçünce, bakımı
ve sulaması yine bana kalmıştı bu pembe filizlimin. Ancak, o ilk zamandaki gibi
ilgilenemiyordum. Tek yaptığım, haftada bir, hadi bilemedin iki defa sulamaktı.
Bir de sıcak yaz günlerinde kurumaması için, güneye bakan balkonumdan kuzey
taraftakine taşırdım. Kışın da tam aksi işlemle soğuktan az hasar görmesini
sağlamaya çalışırdım.
Bu sene artık dayanamadım. Bu kadar zamandır her türlü ruh
halimi, kahrımı çekmiş olmasının mükâfatını
vermek gerekirdi. Adadaki bahçeye ekmenin zamanı gelmişti. Öylesine serpilmesinin
hakkı verilmeliydi. Lâyık
olduğu geniş topraklarda, köklerini salmakla ödüllendirilmeliydi.
Önce o daracık saksıdan söktüm ve siyah bir poşete koydum. Ev
işleriyle oyalanırken vaktin nasıl geçtiğini anlamadım; vapura geç kalma korkusuyla,
telaşla haneden çıktım. Pembe filizlimi geride unuttuğumun ise, anca yolu
yarılayınca farkına vardım. Mesafeyi yarılamıştım ama güzelim sakız çiçeğini
solmak üzere bir poşette bırakmamın acımasızlık olacağına karar verdim ve hiç
üşenmeden gerisin geri gidip onu aldım. Taksim’e kadar kucağımda taşıyarak
yürüdüm. Aynı şekilde fünikülere bindik. Nihayet vapura vardığımızdaysa, sefer
sırasının denizlerin kraliçesi, Paşabahçe’de olduğunu görmek beni sevindirdi.
Havanın güzel olduğu her hafta sonu gibi ada yine ziyaretçi akınına
uğrayacaktı. Vapur tıklım tıklım doluydu. Oturacak müsait bir yer bulmakta
zorlandım. Dolanırken kantinin önündeki, dört sandalyeli masalardan birini
çevreleyen oturaklardan iki tanesinin boş olduğunu gördüm. “Gel üstüme kon” dercesine
ayaklarımın altına seriliyorlardı sanki. Geri kalan ikisi ise açık tenli iki
kadına hizmet veriyordu. Onlar benden önce orada oldukları için koltuğu
göstererek sormam icap ederdi.
“Boş mu?”
“Evet, oturabilirsiniz!”
Pembe filizlimi dikkatlice yere bıraktım. Geniş topraklarda
köklerini özgürce salmasına ramak kala, ona bir zeval gelsin istemezdim. Çiçeğimin
güvende olduğundan emin olunca, ben de yerleştim ve okumak üzere çantamdaki
kitabı çıkardım.
Vapur hareket etmişti ki, yan masada oturan Kürt olduğunu
var saydığım, başı kapalı bir hanımefendi dördüncü sandalyeyi göstererek oraya çocukların
geçmesinin mümkün olup olmadığını, mavi gözlü yolculuk komşularıma soruyordu. Elbette
buyur edildiler ve ufak hemcinslerimiz bizimle seyahat etmeye başladılar. Paşabahçe
vapuru ile seyahat edenler bilir; masaları çevreleyen iskemleler yere
sabitlenmiştir ve onları oynatmak mümkün değildir. Dolayısıyla ufak iki kız,
annelerinden çok, bize daha yakındı.
“Bir dahaki sefere sizin de elinizde bir kitap olursa yolculukta
sıkılmazsınız!”
‘Evet’ dercesine onayladı bir tanesi. Topluca bir çocuk olan
daha büyüğü ise kale bile almadı; kısa bir süre sonra da annesinin yanına
gitti. “Herkes istediği bilgiyi kabul ederek gelişir” diye düşünerekten, elimdeki
romanın bana sunduğu dünyaya daldım. Bir ara etrafımda olup bitenleri
gözlemlemek için, ana geri döndüğümdeyse bizimle oturan esmer ufaklığın, yan
koltuğundaki ablası yaşındaki sarışının saçını okşadığını gördüm. Soframız güzelleşiyor
diye düşünerekten, ilgi ağırlığımı fiziki dünyaya vermeye karar verdim. Öküz
gibi gözlerimi dikmek olmazdı. Kitaba devam etsem de iki âlemde gidip gelmem en güzeliydi.
Böylece, hem fiziksel dünyada hem de okuduklarımın bana sunduğu hayal gezegeninde bulunma
fırsatım olacaktı. Hem elimdekinde hem de gerçek hayatta yaşananlar beni merak içinde
bırakmıştı.
Fiziki ve hayali mekanlar arasında geçişler yapıp devam
edebilecekleri izleyebilecektim.
Uzun zamandır ülkemizde yaşadığını var saydığım Rus dilber ise
şiveli bir Türkçe ile teşekkür ettikten sonra, dediklerini anlamadığım
lisandaki sohbetine devam etti.
Ufak kızın bu tatlılığına dayanamadım, sardunyadan küçük bir
dal koparıp esmer uzun saçlı çocuğa uzattım. Biraz sonra, masamızdan ayrılmış
olan biraz topluca ufaklık geldi ve önümde durdu.
“Sizden bir şey rica etsem yapar mısınız?”
Ne istiyorsun diye sorar gibi başımı hafiften sola sağa
salladım.
“Bir çiçek de bana verir misiniz?”
Ada enerjisi diye düşündüm. Daha varmadan havası hepimize sirayet etti. Dini, milleti, rengi değişik kadınlar, tüm farklılıklarına rağmen birbirini dostluk çiçekleriyle, kucaklıyordu.





Yorumlar
Yorum Gönder