Birkaç ihtiyacı tamamlamak için, rakibi çok, zincir mağazalarından birine girmiştim. İki defa kullanıldıktan sonra atılan malzemelere para harcayıp, evrenin kaynaklarına zarar vermekten pek hoşlanmasam da, şu tüketim manyayı toplumda, hayat bazen beni de yeni eşyalar alma gerçeği ile sıkıştırıyordu. Alışverişte zaman harcamayı pek sevmediğim için de işimi hızlandırmak amacıyla, tezgâhtara yaklaşıp aradığım ürünün nerede bulabileceğimi sordum. Önüme geçip, reyonu göstermeye koyulduğu an, zavallı mağaza personelinin, yorgunluktan paytak paytak yürüdüğünü fark ettim. Onun bu haline içim acıdı. İnsanı köleleştiren pis kapitalizm diye düşünürken, alın teriyle ekmeğini kazananları, hep taktir ettiğim gerçeği ile bir kez daha yüzleştim . Yüzüme bakmadan bana hitap etmesi ile beynimin yolculuğunu tamamen farklı yöne akacaktı.
“Canım benim, gel bu rafa bak istersen.”
Emektar kişiliğine yakışmayan, gevşek bir üslubu vardı. Bu riyakar samimiyetten hoşlanmadığımı ifade edecek bir tepki vermekle, sineye çekmek arasında, kararsız kaldım.
Amacım kimseyi ezmek, üsten bakmak değildi. İçimden, ne düşünürse düşünsün diye, söylendim. Sonuçta ben de uzun seneler boyunca dokuz - altı çalışmış, üstüne de ek işe gitmiştim. Artık, emekli olmuş olmama rağmen hala onurumla çalışmakla kalmıyor, iyi ve kaliteli hizmet vermeyi de hedef koyarak, kendimi ekstra yoruyordum. Tek farkımız kendi işini yapıyor olmanın rahatlığına sahip olmamdı. Tezgâhtar hanımefendinin, yoğun mesai saatlerinin ve onca emeğinin karşılığı, muhtemelen maaşına yansımıyordu. Kendi işinin sahibi olmak tam da bunun için pek önemliydi. Küçük ya da orta boyutlu işletme sahipleri, emeği akılcılıkla birleştirdiklerinde verdikleri çabanın, karşılığını alabiliyordu. İşçiliğine eksik değer biçiliyor diye yorgun kadına acıyıp, yapmam gerekeni yapmazsam, pozitif de olsa bir ayırımcılık yapacaktım ve ayrımcılığın her türlüsüne karşıydım.
‘Canım benim’ diye hitabı kabul etmek istemiyordum. Bu gereksiz, riyakar samimiyet, oldum olası sinirimi bozardı. Hem 'canı' nereden oluyordum? Ağzı ‘Canım benim’ derken, onu ekstradan yürütüyorum diye bana içten içe küfür bile ediyor olabilirdi. İlk defa gördüğü bana ‘canım’ diyorsa, gerçekten canı olana nasıl hitap ediyordu acaba? Bu şekilde davranarak, onlara... Sevdiklerine haksızlık yapmıyor muydu? Hiç canı kadar yakın bildiği bir can var mıydı ayrıca?
Hayatımda bir kez daha kibirli ve antipatik gözükmeyi göze aldım.
“Pardon, canınız değilim. Hanımefendi, diye hitap edilmesini tercih ederim.”
Dediklerimin üsten bir bakış değil de adabı muaşeret kuralları doğrultusunda bir düzeltme olduğunu ima edebilmek için, bir bahane buldum ve ben de ona “hanım efendiciğim” diyerek iletişim kurdum.
Karşılıklı saygı seviyesi kurulmuştu. Ben satış elemanı olan hanımefendiye karşı; sizli, bizli ve teşekkürü ihmal etmeyen bir dil kullanarak, kendisini de aynı düzeye yükseltmeyi başarmıştım.
Sevimsiz olmayı göze almasam düzeyi yükseltmek de imkânsız olacaktı.

Yorumlar
Yorum Gönder