BU NEYİN KAFASI YAHU!

 Ayağımdaki ökçeli ayakkabılar hızlıca birbirinin önünde hizalanırken, her asfaltla temasında mahallede yankılanan sesin; tenha sokaklarda bulunan insanların nazarı dikkatini üstüme atfetmesine neden oluyordu. Bense, bir taraftan belli belirsiz bir gururla kabarırken, diğer taraftan da Anadolu’da kız çocuklarına öğretilen; kadın halleriyle dikkatleri üstüne çekmenin, hafif meşrep bir şey olduğu bilgisi bilinç altımda canlanıyor ve birazcık kızarıyordum. Ancak, insan dişilerini geride tutmak için üretilen bu ataerkil safsataların yarattığı utanç duygusuna meydan okumaya niyetliydim. İçimdeki bu karşıtlığı dinlememek için topuklu ayakkabılarımın daha gürültülü bir şekilde yere temas etmesini sağlamalıydım. Yine bize öğretilenler… Beğenilmenin okşadığı kadın halleri ve hemcinslerimin haklarını savunmak adına yükselen adalet duygum… Beynim, kalbim ve ruhum arasında köşe kapmaca oynamaya başlamışlardı. Yaşadığım bu iç çatışmayı gizlemek arzusuyla hiç zorlanmadan yüzümü bir gülümseme kapladı. Kapalı toplumlarda, duygularını kamufle etmek, kadınların en iyi bildiği şeydi. Biz kendi arzularımızı, isteklerimizi, kadınca hallerimizi bastırıyor olmamıza rağmen, erkeklerin ağzına koz vermekten bir türlü kurtulamıyorduk. Hep bir bahaneleri… Onları haklı çıkaracak bir özürleri… Bizi kötü anlatacak sebepleri, hep vardı. “Yok, efendim! Onunla sevişirken bağırmıyordu, ondan aldattım. Öyle put gibi duruyordu!”. “Yok! Yatakta istekli değildi, ben de beni isteyen birini tercih ettim. Böylece erkek olduğumu hatırladım.” Efendiler! Doğduğu günden beri, en basit anlatımla; sevişmenin ‘ayıp’ olduğu öğretilen kız çocuklarına, o talep ettiğiniz arzu, bir anda evlenince mi uyumlanacaktı!

Her neyse bu düşüncelerden kopup, vapura yetişmeye odaklanmam lazımdı. Topuklarımın, “tak… tak…” sesini zamana karşı yarışan bir kırbaç olarak imgeleyip, hızımı bir tık artırıyorum. Evaze kesimli, vizon rengindeki saten eteğim bir bayrak gibi adım attıkça kalçalarımın aksi istikametinde bir sağa bir sola dalgalanıyor, koşarcasına yürüdüğüm için devinimi hızlı.

Yolun ortasında bisikletiyle uğraşan bir adam, işini yarıda bırakıp topuklu ayakkabı sesinin geldiği istikamete bakınca, benimle konuşma ihtiyaç duydu.

“Nereye?”

Daha genç olduğum zamanlarda hemen antipatiğe bağlar, cevabını verirdim. “Sana ne!” Ancak erkeklerin büyük bir çoğunluğundan daha zeki olmanın, erkeği yüceltmeye ve kadını sindirmeye dayalı bir toplumda, böyle bir cevabın yeri yok. Aleyhine kullanılır ve hemen dedikodu kazanları kaynar. Az mı kazık yedik bunları öğrenene kadar! Kadınlar bile, erkeklerden ve özellikle kendi kocalarından daha zeki olan hemcinslerini hazmedemez, arkasından bayıla bayıla binlerce sıfat ile anarlardı. Bir ‘d’ayıya’ bel bağlamadan, tek başına yaşamayı göze alan tüm kadınlar bir cambaz misali ince bir çizgi üzerinde yürümeyi bilmeliydi. Dolayısıyla ben de susmayı yeğledim. Koşarken oksijen almak için açık ağzımı, zor olmasına rağmen kapatmayı becerdim ve kuru kuru yutkundum. O an beynimden geçenleri dillendirmeyi ancak bu şekilde engelleyebilirdim.

Hayatımı sorunsuz sürdürmek için… İstemediğim bir erkeği hayatıma alarak mutsuz ve umutsuz bir şekilde çürümeye başlamamak için… Her daim o ince çizgide dengemi kaybetmeden yürümeyi başarmalıydım. Fazla şirin görünüp kendime ‘yollu’ ya da ‘o yolun yolcusu’ dedirtmemeliydim. Sinirli, yorgun ya da tahammülsüz olduğum başka bir zaman da gereğinden fazla sert çıkıp; aksi, deli ya da geçimsiz olarak nitelendirilmek de hoş olmazdı. Çünkü insanların bu yorumları canımı çok yakabiliyordu. Her ne kadar aptallıklarıyla kendi kendime eğlenmeye çalışsam da üzülürdüm. Sen onların eksikliklerini kabul ederdin ama onlar senim fazlalıklarını kabul etmekte gocunurdu.

Yolda koşarken karşı istikamette duran adam, bana ‘nereye’ diye sorduktan sonra benim ağzımı kapatıp kuru kuru yutkunmam ne kadar zaman alabilirse, yukarıda ifade ettiklerimi o kadar zaman içinde düşünmüştüm. Ancak bu arada hiçbir şey anlamayacağını, daha önceki deneyimlerimden bildiğim için, en basit cevabı vermeyi yeğledim: “Vapura.”

Berikiyse her şeyi bilen edayla telefonunu cebinden çıkarırken pişkin pişkin söyleniyordu:

“Bu saatte vapur var mı yaaa!”

“Yok ben spor olsun diye bu topuklu ayakkabılarla koşuyorum. Normalde Afrika’ya bile gitsem, beni götürecek helikopter her daim yüksek şahsımı beklemeye mecbur ya! Ondan ben spor olsun diye koşuşturuyorum.”

Allahtan bu sefer içimden konuşmuşum. Bazen bu şekilde dalgamı geçerken böyle şeyleri yüksek sesle söylediğim de olur. İşte o zaman karşı taraf, cama yapışmış bir sinek misali, auramın çizdiği fanus hattıma çarpıp, ağzının burnunun da yamulduğu çoktur. Elimi başıma götürdüm ve saçımı düzeltir gibi yaparken kendi kendime “aferin! akıllı kız! diyerek okşadım. Bu sefer susmayı başarmıştım ama hırsımı daha alamadığım için dilimi ısırdım. İç sesim içimde haykırmaya devam ediyordu:

“Testosteronu patladı öküzün! Bana kur yapmak niyetiyle bilmediği bir konuda ahkâm kesmeye kalkıyor. Karşısında daha zayıf karakterli bir kadın olsa, bu öküze inanıp yavaşlayacaktı ve vapuru kaçıracaktı. Bu erkeklerin yarım akıllıları var ya, hepsi aynı. Kadına destek olmak yerine, kendi bilgisizliklerini ve eksikliklerini, hatunları durdurmakla, gizlemeye çalışıyorlar. Oysa çımacıyı ya da iskele görevlisini arayıp, beni on saniye daha beklemesini söylese, ne hoş olacaktı! İşte o zaman adam gibi adam olacaktı. Kadınlara destek olan güzel bir erkek olacaktı!”

Bu arada beriki, telefonunu cebinden çıkarmış eliyle bir şeylere tıklamıştı. Bense onu çoktan geçmiştim, ki sesini duydum:

“Doğru diyorsun bir dakika sonra vapur var.”

Artık dayanamadım. Daha fazla sessiz kalamazdım.

“Allah aşkına siz neyi yaşıyorsunuz? Ben neye koşuyorum sizce? Yok yani siz teyit edene kadar vapur saatine bakmamış olabilir miyim? Siz neyin kafasını yaşıyorsunuz öyle, yahu!”

Yorumlar