Sent Valentine's

Çok değil daha bir sene önce ve ondan önceki her sene, sevgililer gününün tüketici toplumunun bir tuzağı olduğunu şiddetle savunan ben, şu yaptıklarıma inanamıyordum.

Bir aydır deliler gibi âşık olduğum sevgilimi, aşk azizine adanan bu özel günde nasıl mutlu edeceğimi düşünmekten, uyku uyuyamaz olmuştum. Sevgilimi hem memnun etmek hem sürpriz manyağı yapmak hem de kendim mutlu olmak istiyordum. Eksantrik, otantik, romantik ve eğlenceli bir şeyler bulmam gerekiyordu. Onun kalbindeki yerimi mühürlemem elzem olmuştu. Varlığımı onun için kaçınılmaz kılmalıydım.

Bu sene sevgililer günü cuma gününe denk geliyordu. Seyahat çok iyi bir fikirdi. Örneğin Hollanda’ya bir gezi. Geçen sene Yunanistan’dan bir arkadaşımla sevgilisi, Hollanda’da geçirdiği tatili anlata anlata bitiremiyordu. Onların vize gibi bir sorunu yoktu tabii. Ancak özellikle bu son yıllarda bizim yurt dışı için vize almamız neredeyse imkânsız sayıldığından Avrupa’nın romantik şehirlerinden birine seyahati, kutsal Sent Valentine günü programlarımdan elemem gerekti.

Yurt içindeki tatillere baktım. Promosyonlu seyahat sunan tüm turizm şirketlerine bakındım. Ancak önerdikleri fiyatlar yurt dışı yolculuğundan bile daha fazlaydı.

Elimde kalan diğer seçenekler ne olabilirdi? Bir restoranda yemek; romantik olsa da eksantrik olmayacağı kesindi. Bu sevgililer bayramını boş geçirmek istemeyenler, günü birlik imitasyon duygularla mekânı dolup taşıracaklardı. Aradığını bulamayanlar tarafından restoranın tatminsiz enerjilerle sarmalanması, kuvvetle muhtemeldi. Yemek yerken o ortamı hayal ederek gözlerimde canlandırdığımda bile kalbim sıkıştı. Düşün bir de içinde olsam; bütün ateşimizi söndürecek, gecenin sonunda sevişecek gücümüz kalmayacaktı bile.

Bir kucak balonla iş yeri çıkışında onu beklemeyi düşündüm. Sabah evine erkenden gidip, yollarını gül yapraklarıyla süslemek de bir ihtimaldi... Ancak bir anda bu jestlerin kadınları mutlu ederken erkekleri utandırdığı gerçeği ile aydım.

Fazla param olmayabilirdi. Vize de alamıyor olabilirdik. Ama ben âşıktım! Aşk, yoku var eder. Çirkini güzel kılar. İmkânsızlıkları dinlemez. Gönlümün paşasıyla bu sene beraberdik, delice bir aşk yaşıyorduk. Seneye hayatın bize ne getireceği belli değildi. Bu akşamı, çılgın meşk oyunlarıyla süslemeye kararlıydım. Hiçbir şey bana engel olamazdı. Anı yaşamak gerekirdi. Hem ‘hayatın sana sunduğu olumsuz şartları, olumluya çevirdiğinde hayatı güzel yaşadığın’ söylenmez miydi!

Epey bir düşündükten sonra, nihayet en elverişli programı aklımda belirlemiştim. Evimde kutlayacaktık. 14 Şubat günü ve takip eden hafta sonunu hem çok romantik hem eksantrik hem otantik ayrıca bir de çok seksi kılacaktım.

Biricik aşkıma bugünü hiç önemsemiyormuş gibi davranarak planımı uygulamaya başladım. O gün ne yapalım diye her buluştuğumuzda kafasını yiyen benim bir anda “Aman boşver!” demelerime şaşırdığı için patlak gözler ve ağzına sinek kaçacakmışçasına bana bakması bile çok eğlenceliydi.

Hani yalan da değildi. Belirtmiş olduğum gibi, daha bir sene önce birisi, benim yaptıklarımı bana anlatsa, onunla çok dalga geçerdim.

“On iki şubat ya da on iki mart ne fark eder! Sence de biraz abartmıyor musun” deyip arkadaşlarımı demoralize etmişliğim çoktu.

Ne demişler, etme bulma dünyası. Şimdi tüm kız arkadaşlarım sıraya girmiş, benimle dalga geçiyorlardı.

İş çıkışında tüm seksi iç çamaşırı satan mekânları dolaşmak, ekstra işim olmuştu. En sonunda en beğendim üç seti aldım ve ev arkadaşım da dahil, kimsenin bulamayacağı bir şekilde gardırobumun en kuytu köşesine sakladım.

Üşenmedim Eminönü, Tahtakale’ye indim ve kalp şekli başta olmak üzere, bir sürü rengârenk, çeşit çeşit balonlar aldım. Bir de şişirme makinesi tabii. Onları şişirmeye nefes mi dayanırdı? Aslında fena da olmazdı hani, belki birkaç kilo verirdim. Ancak sevgililer günü öncesi güçten düşmem benim için pek hayırlı olmayabilirdi. Mahalledeki çingene çiçekçilerle konuştum. On iki şubat için bir sürü çiçek ısmarladım. Buzdolabında saklayacaktım. Son gün almaya kalksam tam beş katı para ödeyecek göz var mıydı bende! Mumlar! Mum olmadan olur mu hiç! Envai çeşide yarım maaşımı yatırdım. Led olanlar, geç eriyenler, su içindekiler… Pembeler, kokulular, parıltılı olanlar…

Ev arkadaşım o hafta sonu şehir dışına çıkacaktı. Dolayısıyla evi ben o en pahalı otellerden de daha güzel bir hale getirebilirdim. Hem de kendi zevkime göre süsleme şansım da vardı.

Eminönü’ne indiğim gün pembe, mavi ve beyaz tüller almayı da ihmal etmemiştim. Bir kısmını fiyonk şeklinde kapı kollarına, karyola uçlarına iliştirdim. Tüllerin diğer kısmını da perdelerin raya yakın kısmından aşağıya kadar salaş bir şekilde sarkmasını sağladım. Geri kalanını ise, banyo, salon ve holde çeşitli yerlere serpiştirdim. Küvet için aromaterapi yağları ve tabii en sevdiğim masaj yağlarım da hazırdı.

Çikolata, çilek ve havyar… Şampanya’ya eşlik edecekti. Şampanya ve çeşitli birkaç içkiye de o ayki maaşımın geri kalanını yatırmış bulunuyordum. “Üç gün için bir ay çalışmak salaklık değil de nedir!” diye geçen seneki ben, bu seneki bana söylenirken, kalbimin sesi de beynimi tamamen bastırıyordu:

“Kız âşık! Onu rahat bırak. Bir daha mı gelecek bu dünyaya! Aşkını yaşa kızım sen. Boşver şu mantık kumkumasını.”

On iki Şubat akşamı mutfağa giriştim. Gece yarılarına kadar meze yapmakla meşguldüm. Allahtan zeytinyağlılar iki gün dinlenince daha leziz oluyordu. Biricik aşkımın sevdiği tatları biliyordum. Hazır alacağıma kendi ellerimin tadını… El âlemin değil de benim alın terimin tuzunun yemeklere damlaması, onları daha da leziz kılacaktı.

Cuma günü işten erkenden çıkıp eve gittim. Önce uzunca bir duş yaptım ve sonra da yeni aldığım seksi iç çamaşırlarımdan en sevdiğimi giydim ve yatağa uzandım. Çilekler ve çikolatayla muhtelif yerlerimi de süslemeyi ihmal etmedim.

Bu şekilde kalkmam mümkün olmayacağı için anahtarı da kapının üstünde bırakmıştım. Nasıl olsa apartmanımız dört dairelik ufak bir binaydı ve bizim dairemiz en üst kat olduğu için kimsenin geleceği yoktu.

Bir önceki akşam yemek, kokteyl ve ev süslemeleri ile uğraşırken hiç uyuyamamış olduğum için, yatakta beklerken tatlı bir uykuya yenilmiş olmalıyım ki kapının açıldığını duymadım bile. Kırmızı led ışıklar odayı loş bir hava katıyordu ve ben uyku sersemi, gözlerim yarı aralıkken sesimi şuh bir tona ayarlamaya çalıştım.

“Aşkıııım hoooşşş geldin… Ben ve çileklerin yenmeyi bekliyoruz.”

“Behice, kızım ne oldu sana? Yoksa hasta mısın?”

“Fersude Teyze! Senin ne işin var burada?”

Sesim bir çığlık halinde çıkmakla beraber gül yapraklarıyla süslenmiş yatağın üstüne basmam da bir oldu.

“Kızım memelerin mi kanıyor?”

Yaşlı komşuma onun çilek, göbeğimdeki kahve kalbin de eritilmiş çikolatanın kurumuş hali oluğunu anlatmama gerek kalmadan, biraz geç de olsa, gördüklerini yüksek numaralı gözlük hızlı algılamasına engel olsa da nihayet anladı.

“Hasbinnallah! Tu tu tu! Destur, Destur… Allah’ım sen akıl fikir ver bu gençlere!” diyerek tornistan yaptı ve merdivenleri inmeye başladı. Ben dairenin holünden, arkasından bakarken sevgilimle, Fersude Teyze’nin merdivende karşılaştığını gördüm.

“Tüüüü… Allah senin belanı versin! Melek gibi kızı, orospuya çevirdin.”

Fersude Teyze’nin bu aşırı tepkisi meşki ayıp ve günah saydığından mı yoksa gençlik yıllarının bu ahlak safsatalarının mutluluğu kaçırmasına sebebiyet verdiğinden mi kaynaklanıyordu bilemiyorum.

Biricik aşkım daireye girdiğinde hiç unutmayacağımız hafta sonu; onu, aşktan anlamayan Fersude Teyze’nin tükürüklerinden arındırmak için uzun uzadıya yıkamakla, programladığımın biraz dışına çıkmış olsa da bol bol gülmemize sebep verdiği için epey güzel başlamıştı.



 

Yorumlar