Kıskançlık Kanseri

Ayla yürüdüğü kaldırımda tornistan ederek, gerisin geri gitmek için ilk adımını attığı an, Sevi’nin ondan hızlı yürüdüğünü hatırladı. Geldiği yöne doğru yürümesinin bir faydası olmayacaktı. Kaldı ki, onu gördüğünü düşünüyordu. Yine de şansını denemek istedi ve saklanabileceği bir yer var mı diye etrafına bakındı; yakınlarda girebileceği bir dükkân da yoktu. Çaresiz hissederek duraksadı ve yine yüz seksen derece dönüp, yoluna devam etti. Görünmemeyi umut ederek iyice büzüştü. Küçülürse belki fark edilmezdi. Yüzünden bin parça düştü. Günlerdir arkadaşıyla karşılaşmamak için yapmadığı cambazlık kalmamıştı. Sevi’nin pazar günleri erkek arkadaşının yazlığına gittiğini bildiği için, Ayla o gün tedbiri elden bırakmış, rahatça sokağa çıkmıştı. “Sıçayım kaderime! Hep bana zıt mı gidecek bu kahpe şansım” diye düşündüğü anda, sokakta yüksek desibelden adının yankılandığını duydu.

“Ayla… Ayla…”

Kırklı yaşların başındaki Ayla, Sevi’nin tam da bu durumlarından kaçıyordu. Yirmi senelik arkadaşının hareketliliğine, hayat dolu oluşuna gıcık oluyordu. Ayla, ilk tanıştıklarında Sevi’nin bu enerji dolu hallerini sindirmek için sabote etmeye bile çalışmıştı. Çok konuştuğunu, etrafı inleten kahkahasının hoş olmadığını ortak çevrelerine fısıldamakla kalmıyor, bir zamanlar aynı evi paylaştığı arkadaşı hakkında ara sıra dedikodu bile üretiyordu. Ancak Sevi o kadar doğaldı ki, antipati yerine, sempati topluyordu.

Sevi gülerek Ayla’yı kucakladı.

“Nasılsın?”

Gerçek sevgi ile sarmalandığından şüphesi olmayan Ayla’nın gözleri doldu. Bu sıcak kucak iyi gelmişti.

Ayla’nın mutsuz ve keyifsiz hissetmesi için pek çok sebebi vardı. Etrafında hoşlandığı bir sürü adam olmasına rağmen bir erkek arkadaşı bile yoktu. Hoş kadındı aslında. Karşı cinsten ilgi de görüyordu. Ancak, büyüdüğü değerler ile modern hayat arasında öyle sıkışıp kalmıştı ki doğal davranamıyor, duygusal ilişkiye girmesi muhtemel aday ile baş başa kaldığında kilitleniyordu. İlişkileri daha başlamadan sıkıcı bir hal alıyor, devamı bir türlü gelemiyordu. Ayla’nın iş yerinde de durumlar pek parlak değildi. Bilgili ve eğitimli olmasına rağmen, dikkat dağınıklığı sorunu yaşıyordu. Kendini savunması gerektiği alanlarda hakkını koruyacağına susuyordu. Başkalarının, hakkında olumsuz düşünmesinden korktuğu için, sessiz kalmayı yeğlediği için de içinde öfke birikiyordu. Öfke patlamaları ise kariyeri açısından zarar görmesine sebep oluyordu. Hakkını gerektiği gibi savunamayınca ekonomik olarak da hakkını talep edemiyor, ekonomik zorluklar yaşamasına neden oluyordu. Geçinmek için annesinin desteğine ihtiyaç duyuyordu. Ayla’nın hayatında her şey bu kadar sıradan ve hatta kötü denecek boyutta iken, Sevi ile karşılaşmak istememesinin nedeni ise arkadaşının yeni terfi etmiş olmasıydı. Duymamış gibi yaparak, bilmezlikten gelmeyi yeğliyordu. Ondan günlerdir saklanma nedeni de buydu. Sevi’nin başarısını konuşmak Ayla’ya zor geliyordu. Ondan Sevi’nin sorusunu cevaplarken de suratı memnuniyetsiz bir hal aldı.

“Eh! İşte…”

İş yerindeki yeni pozisyonu için, Sevi’yi, Ayla hariç herkes arayıp tebrik etmişti. Sevi kadim arkadaşına kırgın olsa da onun ağlamaklı hali içini acıttı.

“Hayırdır? Bir şey mi oldu?

Ayla, kafası gövdesine girecek kadar büzüştü. Elini neredeyse görünmeyecek boyuta gelen ensesine götürdü ve aniden sancılanan omzunu ovmaya başladı.

“Eh! İşte…”

Sevi, saçı başı dağılmış, sağlıksız gözüken eski ev arkadaşını dikkatle inceledi. Onu bu kadar harap eden şeyi iyice merak etmişti. Yolunda gitmeyen bir şey olmalıydı mutlaka. Kötü ihtimallerden en iyisini sorarak durumu anlamaya çalıştı.

“Hayırdır. Ne oldu? İş ile ilgili bir sıkıntın mı var?”

Ayla, başkası bir başarı paylaştığında o da hayatında sözde yeni bir gelişme yaşamak üzere oluşuyla ilgili yalanlar anlatmayı severdi. Ancak bu sefer Sevi’nin elinde somut bir terfi vardı. Çalıştığı şirket, eğitim için onu üç aylığına yurtdışına yolluyordu. Elle tutulur bu gelişme karşısında yine palavralar atarak, arkadaşının nazarında prim yapamayacağını düşündü. Samimi davranıp, ne kadar mutsuz olduğunu anlatmayı ise gururuna yediremedi. Sağ elini omzundan sol avcunun altına indirdi ve parmaklarını çıtlatmaya başladı.  

“Hayır.”

Sevi arkadaşının ekonomik durumunun çalkantıda olduğunu bildiği için aklına gelen ikinci soruyu sordu:

“Konu para mı? Öyle ise, söyle…”

Ayla devam etmesine izin vermedi.

“Hayır! Hayır!”

Sevi, eski ev arkadaşının sıklıkla hastalık konularını bahane ettiğini bilirdi. Ayla, keyifsizliğini hep başının ağrımasına, sonu gelmeyen migren ataklarına bağlardı. Bazen de arkadaşlarının, akrabalarının başına gelen kötü haberleri anlatarak üzgün olduğunu belirtirdi. O da olmazsa; annesinin ve uzak-yakın akrabalarının ondan yardım istemesinden dolayı bezgin hissettiğini söylerdi. Sevi, arkadaşının olaylara bardağın boş tarafından bakmasına kızar, hayatın olumlu tarafına odaklanmasını tavsiye eder ama bu bir işe yaramazdı. Sevi, Ayla’nın benliğini hastalıkla ispat etme çabalarını sonlandırmak için çareyi, bu konular açıldığında, lafı değiştirmekte bulmuştu. Ama bu sefer bu kadar perişan gözüken kadının ciddi bir sorunu olabileceğini düşünerek, istemediği o soruyu sormak zorunda hissetti.

“Birinin bir sağlık sorunu mu var?”

Beriki evet dercesine başını aşağı yukarı salladı.

“Kime ne oldu?”

Ayla’nın sağ eli sol avcunu bıraktı ve işaret parmağı uzun saç tellerini sarmalamaya koyuldu.

“Ben!”

“Ne? Hemen anlatsana bu işi…”

“Bağırsak.”

Sevi, arkadaşının ilgi toplamak için sıklıkla hastalığa sığındığını bilmesine rağmen bu kadarını yapamaz diye düşündü.

“Ne? Neden haber vermedin? Doktora gittin mi? Ne zaman çıktı? Hangi durumda? Ailenle paylaştın mı?”

Sevi’nin üst üste gelen soruları, Ayla’nın yalanı abarttığını algılamasına neden oldu. Kendisine kızdı. Sırtını döndü bir iki adım attı. Bu arada söylemini hızlıca değiştirdi. “Rahim işte.” Bu da fazlaydı galiba. “Yumurtalık.”

Sevi anlatılanları algılayamadı. Arkadaşının ifadelerinde bir çelişki vardı. Duraksadı ve kafasında doğru oturtmak arzusuyla:

“Çikolata kisti gibi bir şey olabilir mi?”

Ayla bu konuyu uydurmuş olduğu için kendisine kızdı. Tolstoy’un lafı aklına geldi; “Kıskançlık, insanı küçülten bir duygudur.” Eliyle alnına gayri ihtiyari bir şaplak indirdi. Bunu bile doğru hatırlamıyordu. Doğrusu, “Kıskançlık, insanı alçaltan ve küçülten bir duygudur” diye düşünürken, ağzından kontrol edemediği laflar fısıltı halinde çıktı. “Allah benim belamı versin.”

 

 

 

Yorumlar