İstiklal Caddesi'nde Bir Yılbaşı

Mor bonus peruğum sayesinde felaketle sonuçlanmasını beklediğim bir yılbaşı akşamıydı. Öngörülerim gecenin pek hoş bitmeme ihtimalini gösterse de benin o mor peruğu takıp İstiklal Caddesi’nde yürümeme hiçbir şey engel olamazdı. Hayatım boyunca baskı altına alamadığım merak hissimle, dünyaya meydan okuma inadım birleşince, bunu yapmamı tetikleyen içgüdülerime set çekmem neredeyse imkânsızdı. Genelde bu ikisinin insanın başına dert açtığı savunulsa da ben o sene hayatımın dersini alacağımdan henüz habersizdim.

İlginizi çektiğimi başardığıma göre olayları en başından anlatmaya girişeyim de böylelikle geleneksel İstanbul ailelerinde bir yılbaşı kutlamasını tasvir etmiş olayım.

Bütün düzgün ahalinin bir yerlerde olduğu ya da Nişantaşı’ndaki sokak partisine katıldığı yıllardan biriydi. İstiklal Caddesi’ne ipsiz sapsız bir erkek sürüsünün çıktığı yıllardı, anlayacağınız. Güzelim Pera yılbaşı akşamları çirkin bir kalabalıkla dolardı o zamanlar. Şimdilerde ise her gün...

Bir gey çift arkadaşım İstiklal Caddesi üzerinde konumlanan binaların birinden, yeni bir daire satın almıştı. Eşcinsel arkadaşlarımla eğlenmeyi pek severdim. İçki sınırını aşsak bile, kimsenin bana asılma ihtimali olmamasının yanı sıra gülmek ve dans etmek garantiydi. Yeni konutları, bir zamanların Rue de Pera’sının kişiliğine imza atan, Art Nouveau binalardan birindeydi. Çift, yeni yılı, yeni hanelerinde eğlenerek karşılamayı arzulamışlardı. Ben de davetlilerden biriydim. Onların, senenin son saatlerinde başlayacakları eğlenceye ben yeni senenin ilk saatlerinde katılabilecektim. Çünkü yüz yaşıma gelsem de aşamayacağım kurallar vardı. Bizim çekirdek ailemizdeki valide sultanımın kurallarına bırak uymamayı, esnetmek bile imkânsızdı.  

Babamın kanun hükmündeki şartnamelerini, annemin de onayını alarak, yok saymam mümkün olsa da ailedeki hanım ağayı atlatmam imkânsızdı. Bir tek ben değil, tüm aile bireyleri bir araya gelse bile, bir elli beş boyuyla ufak tefek, yumuşak karakterli Domnitsa; allem eder kallem eder, herkesi teker teker kendi istediği hizaya getirirdi.

Durum böyleyken ben de çaresiz, senenin son günü iş yerimden, erken çıkmış, son alışverişlerimi yapmış ve vakitlice ebeveynlerimin yanına gitmek zorunda kalmıştım. Ellerim dolu bir şekilde annemlerin daire kapısını kendi anahtarımla açarak içeri girdim. Kimseyi selamlamadan doğrudan eski yatak odama gittim. Elimdeki poşetleri bıraktım ve nihayet üstümdeki paltoyu çıkardım. Makyaj malzemelerimi ve yeni almış olduğum mor bonus peruğu, her an beni kucaklamayı bekleyen eski yatağımın üstüne bıraktıktan sonra ancak etrafa dikkatlice bakabildim. Kendi evimi kurmuş ve buradan ayrılışımın üzerinden birkaç sene geçmiş olmasına rağmen, hiçbir şey değişmemişti. Duvarlar, perdeler, ufak tefek biblolar ve duvara asılı kornişlerin; nefesime hasret bir halde hiç kıpırdamadan benim tekrar geri dönmemi bekler bir hali vardı. Arzuyla kucaklanıyor olmanın verdiği huzurla donanırken biraz da belli belirsiz bir öfkeyle dolduğumun o an için pek farkına varmamış olsam da bir isyan duygusu yükseldi içimde. Benim tercihlerime, değişim arzuma, geride bıraktığım eşyalarımın bile saygı duymamasına kızıyordum. “Beni beklemeyin. Ben kendi hayatıma kürek çekiyorum” diye haykırmak istediysem de onları eski halinde soluğumdan mahrum bırakarak cezalandırmayı yeğledim. Hediyeleri içeren poşetleri aldım ve her sene keyifle süslenen, salondaki ışıl ışıl yılbaşı ağacının altına özenle yerleştirdim. Bu arada çoktan yerini almış rengârenk kâğıtlarla kaplı paketleri, kaçamak ama dikkat dolu bakışlarla inceliyordum. Bana verilecek hediyeler acaba hangileriydi? Bu sene bana ne almış olabilirlerdi?

Babamı öpüyor ve biraz muhabbet etmek için karşısındaki koltuktaki yerime geçiyorum. O ise kalkıp annemin hazırladığı likörleri içeren karaflardan birini alıp muhteviyatının az bir kısmını iki likör kadehine akıttı ve birini bana uzattı. Bardakları tokuşturduk ve dudağımıza götürdük. Ağzımızı dolduran tatlımsı buruk tatla zevklenmemiz tekdüze alışkanlıklarımızdan biri olduğu için pek kıymetini bilemedik.

Peder beyin gönlünü aldığıma emin olduktan sonra, dağınıklık yaratmasın diye boşları aldım ve nihayet mutfağa annemin yanına yöneldim. Son hazırlıklar için ona yardım etmem gerekirdi. Her sene masayı hazırlama işi benimdi.

Çatal, bıçak ve servis takımları itinayla, adabı muaşeret kurallarının gerektirdiği şekilde sofradaki yerini alırken, benim aklım mor bonus peruktaydı. Nasıl olur da taciz edilmeden onu kafama geçirmiş bir şekilde partinin verildiği eve gideceğime dair çözümler bulmaya çalışıyordum. Ne kadar düşünsem de aklıma bir çare gelmiyordu. Babam beni oraya asla götürmezdi. Kendi işlerimi kendim çözmem gerektiğini düşünür, bir sorumluluk aldıysam da bununla tek başıma başa çıkmamı öğreten bir ahlâka sahip olmamı isterdi. Başkasının kanatlarıyla uçmak hem adil değildi hem de mutlaka yere çakılacağım bir dönem gelirdi.

Eve gelecek ziyaretçiler, babamın arkadaşları, tıpkı kendi kızlarına yapacakları gibi, korumalarına alarak elbet beni gideceğim yere kadar götürebilirlerdi ancak böyle bir şeyi onlardan istemeyecek kadar gururluydum.

Bardakları da yerleştirdikten sonra annemin; havuç, kornişon, maydanoz gibi garnitürlerle itinayla, çiçekler ve değişik motifler çizdiği, envai çeşit meze tabağını almak üzere tekrar mutfağa gittim. Sıkıla sıkıla, öfleye püfleye yapılması gerekenleri yapsam da sofrayı merak ve zevkten mahrum bırakmamak için elimden geleni ardıma koymuyordum. Arkadaşlarımla, zıplayıp hoplamak varken, öyle her yıl tekrarlanan prosedürlere ne gerek vardı bir türlü anlayamıyordum. İleride bir gün o aile meclislerini özleyeceğimi bilemezdim tabii o zamanlar. O sofraların, o yılbaşı akşamlarının kıymetini anlayacak, karakterime kattığı pozitif özelliklerin farkına varacak zekâ yok tabii gençlikte.

İlk kapı zili çalıyor nihayet. Koşup otomatiğe basmam ve gelenleri buyur etmeme kalmıyor ki metalik zıngırtının sesi tekrar yankılanıyor. Tekrar… ve tekrar. Buyuranların paltolarını alıyor ve salona geçirdiğim gibi ardından gelenleri karşılıyordum. Üst kattan dayımlar da aramıza katılınca annem bizi sofraya buyur ediyor. Kimin nerede oturacağını belirtirken, bana içecekleri getirmem için talimat veriyor. Hepimiz denilenlere harfiyen uyduk.

Babam içki servisini yaparken, fonda hafif bir müzik eşliğinde, sofradan hoş bir sohbet ve gülüşmeler evin duvarlarına kazınıyordu. Bense, bizim evden en fazla yedi yüz metre mesafede olan partideki dansların hayaliyle, zamanımı doldurmaya çalışıyordum.

Fiziksel olarak bulunduğum mekâna dikkatimi verdiğimde ise her zamanki gibi bazen siyasetin konuşulduğunu bazen de dedikodu yapıldığını algılayıp, benim de artık bir yetişkin olduğumu ispat etmek istercesine özellikle politik yorumlarda fikrimi beyan etmem kaçınılmazdı. Ama ne yapsam söylediklerim babamın dedikleri gibi dinlenilmiyor. Ayıp olmasın diye belki sohbete benim dahil olmama izin verseler de kısa sürede kendi teranelerine geri dönüyorlardı.

“Hadi bakalım şerefe!”

“Yorgo Abi, Yunanca ‘şerefe’ nasıl?”

Babam daha cevap vermeden annem araya atılıyor.

“Stin igia mas!”

Babam gülerek: “Gördün mü, yine benden önce davrandı.”

Herkes halinden memnun. Bir tek ben mor peruğumdan ayrı…

Evin hanımı artık zamanın geldiğine ikna olduğunda ayağa kalkıyor.

“Rus salatası isteyen var mı? Kiria İoanna, sizinki bitmiş. Biraz daha vereyim mi? Peki ya tarama… Vahe’ciğim sen de biraz daha ister misin?”

Bu ana yemeğin masaya buyurma saatinin geldiğinin işareti. Benim de kalkıp büyük tabakların üstüne konumlanmış kirlenmiş meze tabaklarını toplamam gerektiğinin işaretiydi aynı zamanda.

Valide sultan mutfakta hazırlıklarını yaparken ben de gayriihtiyari onun taklidini yaptım.

“İskui tantik, biraz daha vereyim mi?”

Hiç kimseye daha fazla yemek istiyordum ama çekindiğimden dolayı, ikinci kaşığı alamadım diye düşünmesine izin vermeden, artık süslü hallerinden eser kalmayan çeşitleri topladım.

Konuk kadınlardan aileye yakın olanlar da yardım amaçlı ayağa kalktı. Erkekler ve ev ahalisine biraz mesafeli olan kadınlar sofrada kalırken, diğer tüm hatunlar evin aşhanesi ile salon arasında mekik dokuyordu. Benlik bir iş kalmadığını düşünerek sessizce yatak odama sızdım. Aynanın karşısına geçip mor bonus peruğumu bir kez daha başıma geçirdim.

“Benim kafam galiba bu peruktan daha büyük. Toka olmadan asla yerinde durmuyor. Dolayısıyla son anda arkadaşlarımın daire kapısının önünde başıma geçiremem. O olmadan da evin dairesinden kimsenin içeri giremeyeceğini söylediklerine göre, İstiklal Caddesi’ni mor bonusumla yürümem gerekecek.”

Annem kendi kendime konuştuğumu mu duydu yoksa bana ihtiyacı olduğu için mi seslendi? Yanlarına gitmem gerektiği için suratım asıldıysa da mutfaktakiler sohbet arası işlere kendilerini öylesine kaptırmışlar ki suratsızlığımın farkına varmamış olmalıydılar. Bir taraftan kalan yemekleri yeni kaplara boşalttıktan sonra buzdolabına, diğer taraftan da kirlileri sudan geçirip bulaşık makinesine yerleştiriyorlardı. Hepsi işinin ehli bir fabrika ustası gibi gözüktü gözüme. Hiçbiri diğerinin alanını engellemeden, hünerle işini yapıyordu.

“İyi ki bu makineler de çıktı! Yoksa şimdi teker teker yıkamak zorunda kalacaktık onca bulaşığı!”

“İyi ki doğdu diyorsun!”

“Kim doğdu kale?”

“Kim olacak, bulaşık makinesi!”

Her şey hazır olduğunda, nihayet kahkahaların iyice yükseldiği sofraya, ana yemek evin hanımlarıyla beraber teşrif etti. Çok geçmeden benzer işlemler sonucunda tatlı ve meyveler de assolistten sonra sahneye çıkan yardımcı sanatçı muamelesi görerek biraz burun kıvırıldı ve herkes salona geçmeyi yeğledi.

Kadınlar yine sohbet ve şakalar arasında evin hanımına eşlik etti ve sofra toplandı, beyaz masa örtüsü kaldırıldı ve neşeli renklerle işlenmiş farklı bir kumaş masaya giydirildi. İçi paralı yılbaşı çöreği başrol oyuncusu gibi tam ortasına dikkatle yerleştirildi. Mumlar… Çerezler… Pestil sucuklar… Lokumlar… Köpüklü şarap… Gazoz ve alkolsüz diğer içecekler yan aktörler.

Bu arada televizyon açılmıştı. Erkekler dört gözle dansözün sahne almasını bekliyordu.

“Madam Nıvart! Bak senin eşin dansözü iyi görsün diye gözlüklerini taktı.”

“Akşam ben ona o dansözü göstereceğim.”

On ikiye beş kala yine annem sesleniyor.

“Hadi, Buyurun!”

Ev ahalisi masaya bir kez daha yaklaşıyor. Bu sefer herkes ayakta. Nihayet televizyondakilerle beraber “on, dokuz, sekiz…” diye yüksek sesle bir ağızdan sayılmaya başlanarak eski yılın son saniyeleri hevesle uğurlanıyor.

“MUTLU YILLAR… HAPPY NEW YEAR… XRONİA POLLA… BON ANİ!”

Annemin yüksek kalibredeki ince sesiyle yeni bir seneye daha çok dilli yapımıza uyacak biçimde çok lisanlı bir şekilde girmiştik. Ortalık curcuna, herkes önüne geleni kucaklayıp öpüyordu.

Babam gereken ananeleri uyguladıktan sonra itinayla yılbaşı çöreğini kesti.

“İlk parça evin. İkincisi Meryem Ana’nın… Üçüncüsü evin erkeğinin… Onları ayırdığımıza göre herkes parçasını seçsin. Bakalım para kime düşecek.”

“Bende… Bende… Bu senenin şanslısı benim.”

“Hadi bakalım hayırlısı!”

“Geçen yılın şanslısı kimdi? Bakalım onun senesi nasıl geçmiş?”

“Nida’ya düşmüştü.

“Sahi, Nida neden gelmedi bu sene?”

“O yeğenine gitmeyi yeğledi. Çinli bir kız ile evlenmiş oğlan. Teyzelerini de bu akşam için davet etmiş.”

“O aileye de ancak uzak doğudan bir kız yakışırdı.”

“Gerçekten öyle. Aile birleşmiş milletler temsilciliği gibi.”

Başka zaman olsa, Ferda’nın oğlu, Nida’nın yeğeni evlenince onun evine kutlamaya gidersiniz de ben bekâr olduğum için sizi davet etsem gelmezsiniz herhalde diye içimden söylenebilirdim elbet ama bu sefer pek umurumda olmadı. Hediye paketlerimi bile açmakla oyalanmak hiç istemedim. Artık arkadaşlarımın arasına katılmak için daha fazla kaybedecek zamanım yoktu. Herhangi bir angaryaya mecbur bırakılmamak için aralarından usulca sıvıştım. Odama gittim ve kapıyı arkamdan kilitledim. Mor bonusumu itinayla kafama geçirdim ve tokalarla sabitledim. İstiklal Caddesi’nde mor kıvırcık bir saçla nasıl ilerleyeceğime dair hâlâ endişelerim varsa da gözüktüğünün aksine koca kafa olmamın, ceremesini çekmek zorundaydım. Morun ilk sarsıntıda zıplayarak siyah düz kıllarımın ortaya çıkmayacağına emin olduktan sonra makyajımı da tazeledim ve yeni görünümümle konukların yanına geçtim.

 Çoğu garipliklerime alışıktı, ondan beni mor bonusla görmeleri onları şaşırtmadı. Muhtemelen bana takılıyorlardı ama ben artık algılarımı kapatmıştım. Herkesi teker teker selamlıyor, onları otomatiğe almış bir şekilde iyi dileklerde bulunarak öpüyorsam da kendi dediklerimi bile duymuyordum.

Apartman kapısı arkamdan gürültülü bir şekilde kapandı ve ben nihayet sokakta yürüyordum. Çokça kaygılı olsam da bunu asla göstermemek niyetindeydim. Topuklu ayakkabılarımla bir ordunun ayak seslerini andıracak kadar gürültülü bir şekilde, sert gestapo adımlarıyla yürüyordum. Rap rap rap yerine ökçelerden çıkan tak tak tak sesleri…

Ara sokaktan İstiklal Caddesi’ne daldığımda bir erkek yığının arasına düştüğümün farkına vardım. Aklımda annemin beni büyütürken her fırsatta verdiği gaz. “Benim kız yüz erkeğin arasına girse de girdiği gibi çıkar!” Tak… tak… tak…

Koca caddede tek kadın var o da benim galiba. Dikkatli bakınca erkek arkadaşıyla beraber çekinerek yürüyen hemcinslerimi de görür gibi olduysam da dikkatimi dağıtmamam gerekiyordu. Yüzlere odaklanarak enerjimi düşürmem felaketim olabilirdi.

Ancak garip bir şeyler oluyordu. Karşıdan gelen kalabalık beni gördüğünde V şeklinde açılıyordu.

Mor bonus peruğum… Uzun paltom ve ayağımdaki topuklularla ben ilerlerken birinin bana dokunması bir yana dursun, beni gören uzaklaşıyordu. Ters V harfinin ortasındaki nokta biçiminde yürüyüp arkadaşlarımın binasına sağ salim varmıştım nihayet.

Gururlu, mutlu ve çokça şaşkındım. Çörekteki para bana düşmediyse bile gecenin şanslısı ben olduğum kaçınılmaz bir gerçekti. O akşam yeni senenin ilk saatinde bir hayat dersi aldığımı ise ertesi gün, durumu babama anlattığımda farkına varacaktım.

“Baba şaşırdım nasıl oldu da beni hiçbir erkek taciz etmedi… İnanır mısın? Laf atan biri bile olmadı.”

“Kızım, erkekler zayıf kadını taciz eder. Kafasında mor perukla dolaşan bir kadının ne yapacağı belli olmaz. Hiçbir erkek başına bela olma ihtimali olan bir hatuna dokunmaz.”

O gün bugündür, ne zaman bir taciz ya da şiddet olayıyla karşılaşsam ilk yaptığım şey, avazım çıktığınca bağırmaktır. Varsın deli desinler. Ben kendi bedenimin bütünlüğünü korumakla yükümlüyüm ve kendimi korurken kimsenin benim için ne düşüneceği de hiç umurumda değil!

 

 

 


 

Yorumlar

  1. Tehlike sadece sokaklarda dolaşmıyor; o, insanların bakışlarında, sessizliklerinde, fark edilmemiş köşelerde gizleniyor. Mor peruk, ilk bakışta sıradışı bir aksesuar gibi görünse de, aslında normlara karşı durmanın ve kırılganlıkla direnmeyi göze almanın sessiz çığlığı. Her adımda, her bakışta bu görünmez tehditle yüzleşmek gerek; ama gerçek güç, başkalarının gözünde güçlü görünmekte değil, kendi varlığını sahiplenmekte yatıyor. Kırılganlıkla direnişin ince çizgisinde yürüyenler için bu hikâye, yalnız olmadıklarını, sınırlarını çizmenin ve kendini korumanın bir zafer olduğunu anlatıyor. Görünmez bakışlar bizi biçimlendiremez; sahiplenmediğimiz bir varlık, asla özgür olamaz. Direniş, kendi kırılganlığını kabul etmekle başlar. Ve işte o kabul, hem içimizde hem dünyada gerçek bir eşlik hissi yaratır.
    Paylaşımınız için sağolun🙏

    YanıtlaSil

Yorum Gönder