Ben çaresizliğin ne olduğunu ilk
defa 1999 senesinde öğrendim. Kuzenimin birkaç arkadaşıyla birlikte, onu karşılamak
için Bostancı vapur iskelesine gitmiştik. Bir kıza aşıktı ve annesi bu ilişkiye
şiddetle karşı çıkıyordu. Mevzuyu nasıl ele alacağımızı konuşmak üzere tüm
yakınları, gecenin bir yarısı toplanmış, onu beklemek amacıyla iskele
tarafındaki dürümcülerden birine oturmuştuk.
Kuzenim vapurdan indiği gibi yanımıza geldi. Dört ya da beş
kişiydik ve aralarındaki tek kadın bendim. Hepsinden büyüktüm. Büyüktüm
dediğime bakmayın, en küçüğüyle aramızda, en fazla bir yıl yaş farkı olmasına
rağmen beni abla gibi görürlerdi. Bunu sözle beyan etmeseler de üstlerindeki
hakimiyetimden, eylemlerimin tartışılmazlığından ve gösterdikleri saygıdan
belliydi.
Kuzenim, adadaki evlerinden, annesinin yanından dönüyordu. İkisi kavga etmişlerdi. Tartışmalarını en ufak detayına kadar bize anlattıktan
sonra kankaları bu olaya bir çare bulmaya çalışarak bana göre mıymıntı bir
sohbetin içine dalmışlardı. Erkek zihinleri ne kadar sünepe diye düşünmeden
edemedim ve duruma hemen müdahale etmek istedim.
“Oğlum sen manyak mısın? Daha kızla beraber olmaya başlayalı
bir ay oldu… Hadi bilemedim iki ay! Annenin bilmesini gerektirecek bir durum
yok ki daha. Validenin huyunu biliyorsun; agresyon çıkaracağı apaçık ortada. Kızla
biraz takılın. Baktınız ki ilişkiniz ciddiye biniyor o zaman yengemi karşına
alır, konuşursun. Sorunları yarattıktan sonra olanlar için böbürlenmek, üzülmek
anlamsız. Sorun yaşamamak için önlem almak gerekir!”
Bizim ufaklık, -benden dokuz ay küçük olsa da benim gözümde
hep ufaklık olarak kalacaktı- suçlamalarımın ona yönlenmiş olmasından hoşlanmamış
olacaktı ki, hemen gard alma gereği duydu. En iyi savunma saldırıdır mantığına
sahip biri olduğu için de aramızda bir laf dalaşı başladı. Malum ben de bok
altında kalırım ama laf altında asla kalmam.
Kuzenimin arkadaşları, susarak izliyorlardı. Hem kuzenimle aramdaki ilişkinin
yoğunluğundan hem de ona karşı iktidarımın sarsılmaz olduğu bildiklerinden, aramıza
girmek olmazdı.
Biz dalaşma titreşimlerimizi yükseltiyorduk ki yerin
sarsıldığını fark ettim. Aklımdan ilk geçen; yeri sarsacak kadar kuvvetli bir
kavga içinde miyiz, diye sorgulamak oldu. İnsan zihninin büyük felaketler
karşısında, aklına ilk gelen düşüncelerin saçmalığının daha absürt bir örneği
olamazdı herhalde.
Aramızdan biri “deprem” diye haykırınca, ancak o zaman olayı
algıladım ve oturduğumuz alanın dolgu olduğunun farkına vardım. Oradan acilen
ayrılmamız gerektiğini düşünerek, cep telefonumu elime aldım ve sahilden
uzaklaşmak amacıyla koşmaya başladım, diğerleri de peşime takıldılar. Biraz
ilerledikten sonra, yol kenarına park etmiş iki araba gördüm. Araba markalarından
pek anlamasam da bunlardan birinin eski kasa bir Mercedes olduğunu fark
etmiştim. Sallanıyorlardı ve senkronize olmadıkları için aralarından geçmemin imkânsız
olduğunu algılamam ise birkaç salise aldı. O an, attığım depara son verip
olduğum yere mıhlandım. Çaresizlik duygusuyla ilk defa
yüzleşiyordum. O ana kadar, her felaketten aklımızı kullanarak kurtulmanın mümkün
olduğunu, düşünüyordum. Hayatımda ilk defa başıma gelen bir şey için bir çözüm
üretemiyordum. İki arabanın arasından geçmek tehlikeliydi. İkisinden birinin
altında kalmam kaçınılmazken, sahil de her an sulara gömülebilirdi.
Kuzenim ve kuzen dediğim yakın erkekler, beni çevreleyerek,
bir koruma kalkanı oluştururcasına, beni kucaklamışlardı. Korkudan kapanmış bir
papatya gibiydik. İnsan oğlu pek inançlı olmasa da tehlike anlarında hep
Tanrı’ya sığınmak gereği duyarmış. Ben de o sıra bildiğim iki üç duadan birini
fısıldamaya başladım. Aynı anda yan masada oturan biri de bizimle aynı kaderi
paylaşıyordu. O da biraz ilerimizde duyduğum en uzun Allah’ı Ekber’i okumaya
başlamıştı. Benim fısıldanan Hristiyan dualarım ve aynı kaderi paylaştığım
hemşerimin kendi dini icabı Allah’a sığınışını haykırması... Hissettiğim müthiş
korkuya rağmen içimde bir sıcaklık yükseldi. “İstanbul’un güzelliği işte tam da
bu!” diye düşündüm.
Her birinin bir saatte bedel olduğu kırk yedi saniye
sonrasında, yer yüzünün öfkesi sakinleşince, beni çevreleyen güven, sevgi ve
aidiyet kalkanından sıyrılıp babamları aradım.
“Alo! Nasılsınız? Ben iyiyim. Size bir şey oldu mu?”
Telefona cevap veren, çalan her zile daima koşan, tez canlı annemdi.
“Baban uyuyordu kızım. Anlamadı. Dürttüm ama ‘boş ver, hadi
sen de uyu’ deyip horlamaya devam etti.”
Annemin şen kahkahası bana moral ve güç verdi, sağlıklı bir
bakteri gibi bana bulaşmıştı ve uğradığımız felakete rağmen gülmeme sebep oldu.
“Tamam anne, hadi bahçeye çıkın.”
“Tamam kızım, siz de dikkat edin!”
Benden sonra kuzenler de yakınlarını aramaya kalkışmışlar
ancak telefonlar kilitlendiği için sevdiklerine ulaşamamışlardı.
Bu anıyı paylaşma sebebim, son birkaç gündür tıpkı o deprem
anı gibi çaresiz hissedişimdendir. Fiziksel bir deprem olmasa da her gün başka
bir depremle sarsılıyorum. Çocuklarımız, kadınlarımız ölüyor ve bir şey
yapamıyorum. Ne Narin’e… Ne Sıla bebeğe… Ne TUSAŞ’taki terör mağdurları ve
şehitlerimiz için bir şey yapabiliyorum. Ne Hatay yangınındaki
vatandaşlarımıza… Ne sokaktaki köpeklere… Ne de Yeni Doğan çetesindeki
canavarların katlettiği masun bebelere yardım elimi uzatamıyorum. Bu çetedeki
insanların teröristten farkı ne diye düşünmekten başka, elimden bir şey
gelmiyor. Mağdur olan, ölen, sakat kalan canların haberini almak çok acı. Ekonomik
kriz aldı başını gidiyor. İnsanlarımız çöpten yemek topluyor ve ben buna
seyirci kalmaktan başka bir şey yapamıyorum. Sokaktaki patililer öldürülüyor, yollarda gördüğüm her kedi, her köpek için bir ön yas tutmaktan, o zavallı masum canlara
insan olduğumdan dolayı utanarak bakmaktan başka bir şey maalesef ki elimden gelmiyor.
Taşıma suyla değirmen dönmez ki! Zira birini daha evime alamam.
Bütün bu çaresizlik içinde de kafam karmakarışık, bari
gülelim diye komik paylaşımlarda buluyorum. Umursamaz, kayıtsız, bencil olarak
algılanmak istemediğimden dolayı da paylaştıklarımla alakalı kendimi ayıplıyorum.
Vurdum duymaz insanların kayıtsızlığındaki lakayt sığlığına örnek olma ihtimalinden
dolayı, endişeleniyordum. Oysa gülümsemeyi unutmamamız için komik şeyler paylaşmak
da gerekir. Bazen zevzek hikayeler bazen de iç ısıtan insancıl şeyler… İnsan
olmanın değerlerini tekrardan hatırlamalıyız. Bunun için de ruh sağlığımızı
sağlam tutmamız gerek. Sevmek gerek. Tıpkı annemin beni hayata döndüren kahkahası
gibi, yüksek sesle gülmek gerek. Umudun yok olmadığını, sadece içimizde saklandığını
anımsamak ve anımsatmak gerek.
İnsan, yaşam sevgisini kaybettiği zaman ölmeye başlamış demektir. Bir toplum umudunu ve sevgisini kaybettiğindeyse yozlaşmaya başlamış demektir. Ondan pes etmeyeceğiz. İyiliği, bütün iyiler birbirimizi kucaklayarak, savunacağız. Tıpkı 99 depreminde, sevdiklerimin beni koruması gibi papatya yaprakları misali, zayıflarımızın üstüne onları korumak için özenle kapanmalıyız. Şikayet etmek zinhar, asla yok! Boş hamaset yok! Sosyal medyada, iki dakika sonra utulacak, afili sözler etme zamanı hiç değil!
Zaman, iyiliği günlük yaşantımıza hayata geçirme zamanı.
Zaman, ihtiyacı olanı koruma zamanı.
Zaman, zayıfları kucaklama zamanı.
Zaman, köstek değil, destek olma zamanı.

Yorumlar
Yorum Gönder