Uzun zamandan beri, sinsice verilen yapay uyuşturucun etkisinden kurtulmaya başladığında, gecenin karanlığı çökmek üzereydi. Fakirlik kol geziyordu. Şiddet artmış olmasına rağmen, uygulayanlara karşı konulmuyordu. Gerçekleri tamamen saptırmak için, yüksek sesle söylenen yalanları, sessizlik içinde dinleyenler vardı. Kanayan yaraları herkesin görmezden gelmesi yetmezmiş gibi, varlıkları dahi inkâr ediliyordu. Kayıplar için ağıt yakılmamıştı. Ara sıra yükselen tiz feryatları ise, ağızları boğarcasına kapatarak, bastırmak istiyorlardı. Hayat emareleri gösteren kalabalıklar ölüm kadar sessizdi.
‘Korku, kapkara giyinmiş Azrail’den beter’ diye düşündü.
Ömür denilen şeyin iniş ve çıkışlardan ibaret olduğunu akıl edecek olgunlukta idi ancak, tekrardan sağlıklı günlerine kavuşabileceğine dair şüpheleri vardı. Eskisi gibi, öyle, en yüce makamlara oturmasına gerek yoktu. Kimyasıyla oynanmıştı ve daha fazlasını imgelemekten çekiniyordu. İki tabak konsun sofralara, biraz zeytin, üç dilim hıyar yeterliydi. Yemekten çok sohbetten doyulsun kafiydi. Gerçi verimliydi toprakları ama, şimdilik az bile, onun için çoktu. Eskisi gibi, ara sıra bir kahkaha yükselsin bir de sazın tıngırtısı duyulsun, başka bir şey istemezdi. Huzur dolu günlerini özlemişti.
Üstündeki ağırlık fazlaydı. Tek bir enkazdan oluşmuyordu. Yıkım uzun seneler sürmüş, katmanlar halinde yığılmıştı. İlim ve bilim çağında bunca kasvetin pek hayırlı olmadığını idrak edecek bilgelikteydi. Puslu havalara pek alışık değildi. Zulmü bilse de zulmeti bilmediği için ileriyi göremediği ender zamanlardandı. Bu alacakaranlığın daha ne kadar süreceğini dahi, tahmin edemiyordu! Tan vakti yakın mıydı, yoksa çok mu uzak? Kızları ile oğulları el ele tutuşup, toprağını tekrardan ne zaman işleyecekti? Atadan kalma tohumla ekilmiş başaklar, alemi sarıya boyayıp, tepede enerji veren yıldızı, yeniden kıskandırabilecek miydi?
Kuytularında beliren sancının ızdırabını unutmak için güzel günlerini düşünmeye koyuldu. Güneşin üstünde parıldadığını… Severdi O’nu, ne de olsa babası sayılırdı. Adı bile ondan esinlenerek, gündoğumu anlamına gelmiyor muydu! Güneşin ışınları, O’nun saçlarını yalamadan, göğüslerini sıyırmadan gün bile aymazdı.
Bütün bunlar O’na Şems’i hatırlattı. Bu evladı da ismine yakışır şekilde, O’nda doğmuş, O’nun orta yerinde büyümüş, tüm insanlığa ilahi aşkı O’ndan yaymıştı..
Nerelerden, nereye düşmüştü! Uğradığı haksızlığa lanet okurcasına, koca bir nara atsa, dakikalar boyunca “Aaaaahhhhhh!” diye haykırsa, alemde yankılanıp tınısı geri çarpsa; sarmalandığı bu kasvetten kurtulabilir miydi?
Silkelenmeye çalıştı. Dikte edilmeye çalışılan, kadere teslim olmayacaktı. Çaresizliğe boyun eğecek değildi. Bir şeyler yapması lazımdı. Derin bir soluk almaya çalıştı. Çürümüşlük kokusu midesini bulandırdıysa da alışması lazımdı. Nefessiz yaşanmazdı. Ölerek, boyut değiştirmesi dünyanın sonu anlamına geldiği için tiksine tiksine tekrar soluklanmaya karar verdi. Ancak görünmez bir el, hayatla olan ilişkisini kesmek isteyen yumruk misali, engel oldu. Yine de pes etmedi. Kudret ve metanetin sembolü olmanın dirayetine sahipti. Öyle kolay vaz geçmek, fıtratına aykırıydı.
Hasar tespiti yapmak için uzuvlarını yoklamaya karar verdi. Esneklik, doğurganlık ve zarafetle süslenmiş, kalbe yakın, dişi tarafına, doğrulması için komut verdi. Kımıldamadı bile! Korkudan olabilir miydi? Bu lanet duyguya izin veremezdi. Korku; küçücük başlar, yavaş yavaş büyür ve tüm organlarını ele geçirip, felce uğratırdı. Yaşam denilen olguyla bağların kesilmesine yol açardı.
“Belki de uzun süreden beri gördüğüm baskı metabolizmamı hasara uğrattı” diye düşündü. Panikledi. Sağının, eril tarafının ne durumda olduğunu anlamak arzusu, çaresizliğin hışmıyla birleşti ve gereğinden fazla güç kullandı. Hareketsiz sol tarafına istem dışı bir şaplak patlattı. Canı yandıysa da bu sevinmesine engel değildi. Dişileri temsil eden özellikler taşıyan, soluna felç inmesi, dengelerini tümünden yok ederdi. Ayağa kalkmayı denediğinde hantallaşmış olduğunu fark etti. Varlığının soldaki yarısı ceset taklidi yaparken, erilleri temsil eden sağ yarısı da kaba kuvvet kullanırken, dengeli bir şekilde nasıl doğrulabilirdi ki!
Olgun yaşına ve son zamanlarda maruz kaldığı kötü muamelelere rağmen, endamı yerindeydi. Onca cefa, sefalet dünya alemin gözünün üstünde olmasına engel değildi. Her haliyle herkesin gözbebeğiydi. Birçok körpeye taş çıkartacak nitelikleri vardı. Canını yakan, saplanmış beton yığınları aklına geldi. Bağırlarına, gizlerine… Mavi yeşil saçlarına bile batırmışlardı bu demir ve taş karışımlarını. Bu zevksiz kaya bozuntuları O’na sadece ıstırap vermekle kalmıyor aynı zamanda ömrünü de tüketiyordu. Oysa o güzellim tirşe kıl yumağının kökleri güzelim ırmakları, en derinlerinde hayat bulur, akardı. Hele bir de göğüsleri… Uçlarını kar kaplamış diri soğuk dağ memeleri! Kucakladığı tüm evlatları beslemek için yaratılmıştı adeta. Oksijenin, üstlerindeki zümrüt tüyler yemyeşil ormanlar sayesinde yayılıyor olmasını, kimsenin umursadığı yoktu! Kötü insanlar, o ağaçları teker teker tıraşlamaya başladıklarında öyle ağlamıştı ki, gözyaşları ufak felaketlere bile sebep vermişti. Önce sel olmuştu. Sonra kuraklık basmıştı. Çocuklarının yakın zamanda içecek su dahi bulamamasından kaygılanıyordu artık. Kirpiklerinin yanı başındaki, akmaya hazır bulutlar hareketlenip yine bir afete neden olmasın diye gözlerini yumdu. Eski güzel günleri hatırlamak iyi gelecekti. Bolluğu ve medeniyeti temsil ettiği zamanları. Hoşnut bir gülümsemeyle donandı. Komşulardan birinin çocuğu küçük İskender’i hatırladı. Şu sarışın, hırslı cengaveri. ‘Büyük’ bir adam olmak isterken üstünde geziniyordu. İskender prensti ama yetersizlik korkusuyla öyle donanmıştı ki, bir gün kral olacağını bilmesi, fethetme içgüdüsünün yaratığı ateşi söndürmeye yeterli değildi. Cihanın sahibi, tek efendisi olma arzusuyla askerlerini O’nun üstünde yayıyordu. Aleksandros’un adamları, özene bezene büyüttüğü O’nun kızlarıyla evleniyordu. Ancak ırklar karışırsa kozmosun tek hakimi olabileceğini düşünecek kadar akıllı genç prensi asırlar sonrasından, izlemeye koyuldu. Gençliğin verdiği kudretle Filiposun oğlu hem savaşıyor hem de sevişiyordu. Çok değil, uzunca ömründe, salise gibi görünen bir sürede, meşk tohumları yetiştirecekti yakında. Makedon erkeklerle kendi kızlarının evlatlarını. Renklerin karışımı O’na yakışıyordu. Şefkat dolu gülümsedi. Dikkatini yukarı, kuzeye yöneltti. Var oluşundan beri en benimsediği dişi insan evlatlarını gördü.
Kucakladığı tüm canlıları sevmişti ancak bunlar farklıydı. Savaşçı kadınlar… Amazonlar, çok özeldi. Cesur gladyatör hatunların mitleri; erkin erillere ait olduğu aldatmacasına, yüz yıllar boyunca meydan okuyacak, dilden dile anlatılacaktı. Bu kadın savaşçılar; güzel gelini Helen’in, neden olduğu kralların harbine bile katılmışlar, Truvalı kardeşlerine destek olmuşlardı.
Truva savaşı… O zamanlarda bile; onca ölüme, tecavüze, kanın oluklar halinde akmasına, ciğerlere ateş düşmesine rağmen bu devirde olduğu kadar kötü hissetmemişti. Üç bin yıl öncesindeki dillere destan, on yıl süren cenkte kayıplar, vahşet kol gezse de insanlar bilginin meşalesini söndürmeyi akıllarına bile getirmemişlerdi çünkü. Bin yıllar öncesiydi ama, sanırsın bugün daha gerideydi.
Gizlerindeki acı kendini tekrardan gösterirken, o geçmişin ihtişamından güç almış olacaktık ki, nihayet hafiften soluklanabildi. Etrafına bakındı. Sevgi’yi gördü. Çocuklarının en merhametlisiydi. Evet, ihtiyacı olan Sevgi idi. Barındırdığı şefkat ve anlayış sayesinde O’nun da iyileşmesine bir tek Sevgi yardım edebilirdi. Bu merhamet dolu evladı nehir kenarındaydı ve manzaraya arkasını dönmüştü. Yaptıklarına anlam veremedi. “Sevgi doğayı izleyerek gelişir. Neden sırtını çeviriyor?” diye düşünürken, elinde tuttuğu son model cep telefonunu gördü. Ekranına bakıp garip mimikler yapıyordu. Kâh dudak büküyor, kâh kaşlarını kaldırıyordu. Sevgi de delirmiş diye aklından geçirecekken, kendi fotoğrafını çekmek için uygun pozu yakalamaya çalıştığını anladı.
- ‘Sevgi’me da sahtekarlık bulaştıysa vah halime!
Fısıltısı, kuru meltem oldu, maki kaplı cildinde dolandı. Anında toprağının yeşili kurudu. Sevgi bencil değildi. Büyütmek, iyileştirmek isterdi. Dünyayı saran lanet illet ona da bulaşmıştı anlaşılan. Zavallı Sevgi saf olması gerekirken, kimyasını bozmuş, riya dolu gösterişe dalmıştı.
Derin bir ağıt yaktı. Şimşekler çaktı. Uyluklarındaki kramp tekrar yokladı. İkiye yarılmamak için tüm gücünü kullanmak, yormuştu. Uykuya daldı.
Rüyasını kadim çocukları Hitit’leri ziyaret etti. Libyalılar, Frigyalılar derken bu evlatlarının parayı icat etmesi sayesinde, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kültürel ve sosyal hayat çok değişecekti. O’nda yanmış meşalenin ışığı tüm dünyaya yayılacaktı. Peki Thales’e ne demeli? Deprem, volkan patlaması gibi afetleri, inandığı tanrıların hışmına yormak yerine, sorgulayacak ve felsefe ilminin babası olacaktı. Küsuf anını önceden tahmin edecekti. Bilimin kıvılcımı O’nun topraklarında ateşlenecek, evrene dağılacaktı. Thales’in keşifleri, asırlar sonrasında bile ‘her şeyin ilkesi’ sayılacaktı. Tutulma düşüne de yansıdı. Aydınlık, bir anda karardı. Zihin ile araya, özüyle oynanmış iman, girmişti. Siyah örtülerin altında saklanmaya mahkûm olduğunu gördüğü sırada, kabusa dönüşen hülyadan ürpererek uyandı. Ürkmüştü, titriyordu. Kusma arzusu kabardı. Biriken pisliği atarsa belki rahatlayabilirdi. Tam yapacaktı ki… Hayat gözüne ilişti. Umut’un beşiğinin, başındaydı. Onun da halinde bir değişiklik vardı. Bebeğini beslemeye mi çalışıyordu yoksa boğmaya mı? Umut önemliydi. Yaşamalıydı. Kusuntunun boyutunu ayarlayamasa onun da katili olmaktan endişelendi. Sindiremediklerini çaresiz yuttu.
Kendini daha ne kadar tutabilirdi? İzlemeye devam etti. Cevriye’ler ile dolmuştu ortalık. Kocalarından dayak yiyorlardı. Baba evinde başlayan ve mahalleye kadar yayılan baskıdan kurtulamıyorlardı. Sanırsın ki isimleriyle aynı kaderi taşısın diye minicik yavrular okula bile gönderilmiyor, kendi sınırlarını aşması için desteklenmiyordu. Neden kız bebekler, doğdukları gibi, kulaklarına Cevriye adı fısıldanıyordu? Bütün bunların devam etmesine izin veremezdi. O şamanların anasıydı. Eşiyle beraber ata binen, yöneten kadınların ülkesiydi. Kızlarına, Pırıl, Işıl, Işık denilmesi gereken Anadolu’ydu.
Doğusuna baktı. Güneşin doğduğu yerden karartı yayılıyordu sanki. Dünya tersine mi döndü diye düşünürken, gizleri onu yine yokladı. Sancı, O’nu ikiye bölünüp, içindeki öfkeyi püskürtmeye zorladı.
Biraz da erkeklerini gözlemlemek istedi. Yiğit’ler ölmüş, Argun’lar peydahlanmıştı. Güçsüzlüklerini gizlemek istercesine, küfür ve kaba kuvvet eğilimindeydiler. Bütün bunlar bulantısını arttırıyordu. Daha fazla dayanamayacaktı. Biricik evlatlarına, onca masum insanlara zarar verecekti, biliyordu. Anneler bebeksiz, ufacık sabiler ise şefkatsiz kalacaktı. Onca günahsız insan, yok olacaktı... Maalesef başka çaresi yoktu. Sevda’nın tekrar kendine gelmesi, Hayat’ın bebeğini beslemeye başlaması için, sarsılması, O’nu sarmalamış olan kini, öfkeyi, anlayışsızlığı püskürtmesi gerekliydi. Umut’un sağlıklı büyümesi için bazen büyük kayıplar verilmesi gerekirdi.
Aklına Ahmet Arif’in O’nun için yazdığı şiir geldi.
“Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası...
Bir umudum sende,
anlıyor musun?”


Yorumlar
Yorum Gönder