Bugün Prenses Diana’nın ölüm yıldönümü.
Hiç unutmam Leydi D’nin ölüm haberi bizim eve bomba gibi
düşmüştü. Sevgilisi ile paparazzilerden kaçarken, arabalarını kullanan şoför
kaza yapmış ve idolümüz olan prenses hayatını kaybetmişti.
Küçücük bir çocukken, evlere yeni giren televizyonlar sayesinde
ilgiyle izlediğim düğününden sonra vefat haberini de yine aynı iletişim aracı
vasıtasıyla, televizyondan öğreniyordum. Farkı ise, bu sefer şatafatlı görsel
hafızalar yerine, dram görüntülerinin zihnime kazılmasıydı.
Bu iki televizyon sahnesinin zaman geçidi süresince, Galler
Prensesinin iki oğlu olmuş… Anorexia nevroza hastalığına yakalanmış… Psikolojik
iniş çıkışlar yaşamış… Aldatıldığı dedikoduları çıkmıştı. Prensesimizin mutsuz
olduğunu çeşitli haber kaynakları ifşa ediyordu. Hepimize ideal bir yaşam diye
sunulan prensesin hayatı onu mutsuzluğa ve hatta hastalıklara sevk ediyordu.
Ama benim ve sanırım hepimizin en çok canını acıtan; güzel
mi güzel, nahif mi nahif, İngiliz Aristokrasisinden iyi bir ailenin kızı olan iyi
kalpli Prensesin; Camilla gibi, günün güzellik ölçülerini pek de karşılamayan
bir ‘ölümlüye’ tercih edilmesiydi.
Mevcut dünya toplumlarının neredeyse hepsinin, istisnasız
tüm kadınlara, sunmaya çalıştığı prenses ve beyaz atlı prens masallarının
etkisini de hiç yadsımamak gerekir. Evimize giren televizyon sayesinde yeni
yeni globalleşmeye başlayan dünyada artık haberleri almak daha kolay olduğu
için de bize sunulan gerçek olmayan gerçeklikle yüzleşmek, hepimizi
şaşırtıyordu. Prensesi kurtaran prens masalının kocaman bir yalan olduğuyla
yüzleşiyorduk. Tüm marifetleri ve güzelliği ile göze çarpan bakire Lady D’nin
uğradığı haksızlığa öfkeleniyor ve koskocaman İngiliz Kraliyet ailesinin veliahdının,
pek bir vasfı olmayan ve hatta pek çok otoritenin çirkin olarak belirlediği, Camilla’ya
tercih edilmesine bir anlam vermeye çalışıyorduk.
Küçük yaştaki aklımla, pek çoğunuz gibi, ben de bu
haksızlığa isyan etmiş ve durumu ziyadesiyle ayıplamıştım.
Şimdi büyüdükçe anlıyorum ki; prensler bile, kusursuz
prenseslerden sıkılıyor, toplum tarafından idealleştirilmeyen ama hayata
tutunan, canlı kadınları tercih ediyordu. Tercih ettikleri kadınlar, pek
çoğumuza göre ‘kusurlu’ bile sayılabilirdi. Ancak kusur da hayat belirtisinin
ta kendisi değil midir? Öfke, isyan zaman zaman zayıflığın da hayattan emareler
olduğu gibi.


Yorumlar
Yorum Gönder