Zamanı
haber eden duvarda asılı sarkaçlı saattin dört defa çalması ile dalmış olduğu
hülya aleminden çıktı. Renkli hayallere öyle kapılmıştı ki, geç kaldığının
farkında bile değildi. Son olarak, eline almış olduğu keten sabahlığı
yerleştirdi ve tatlı bir telaş içinde, koşar adımlarla makyaj masasına oturdu.
Karıkoca olarak geçirecekleri ilk cumartesi gecesi için hazırlanması lazımdı. Yeni
taşındığı semtin, seçkin mekânlarına eğlenmeye gideceklerdi. Tüm gözlerin
üstünde olacağını tahmin ettiği için her zamankinden daha güzel olmak
istiyordu. Asaleti ve zarafeti ile göz kamaştırmalıydı. Mutluluğun ışıltılarını
saçarken şatafattan uzak, sade pırıltılarla bezenmeliydi.
Hafif
bir makyaj yaptı. Kocasının düğünde hediye ettiği pandantifi ve küpeleri taktı.
Yeni diktirdiği Nil yeşili elbisesini giyerken, ruju kumaşa bulaşıp, leke yapmasın
diye yüzünü duvak gibi, bir eşarp ile kapattı ve giysiyi başından geçirdi. Sırtında
yer alan düğmeleri iliklerken biraz zorlandıysa da sakinliğini korudu. Hafif
topuklu pabuçlarını ayaklarına geçirdikten sonra tekrardan aynanın karşısına
geçti ve son rötuşları yaptı. Saçlarını düzeltti. Ensesindeki topuzu birkaç
toka ile sağlamlaştırdı ve nihayet entarisi ile aynı renkteki şapkasını başına
yerleştirdi. Eldivenlerini eline aldığı sırada, sokakta taş yoldan geçen öküz
arabasının, kapının önünde durduğunu duydu. Gelen kocası olmalıydı. Zamanlaması
harikaydı! Geniş merdivenlerden inerken, yeni yapılanan Beyoğlu’nda hayatın
güzel olduğunu düşünüyordu. Değişik milletlerden oluşan sosyolojik yapısıyla batıdan
bile daha ilerideydi. Eğlence hayatı çok renkli ve bol sesliydi. Nikolas’ın onu
hangi mekâna götüreceği hakkında merakının yükselmesine engel olamıyordu. Bir
tiyatro gösterisine mi yoksa bir baloya mı?
***
Yeni
evli çift, sabahın ilk saatlerinde yuvalarına döndüklerinde, yedikleri yemekten
ve dinledikleri müzikten hoşnuttular. Geç saatlere kadar eğlenmişler, hayatın
tadını çıkarmışlardı. Alemin gözünde resmileşmiş beraberliklerinin ilk akşamını,
layığıyla güzel kutlamışlardı.
Nikolas
yorgun olduğunu söyleyerek yatak odalarına geçti. Elpida ise, sevdiği adamın
kollarının arasına sızmadan önce, yapması gerekenleri hatırladı. Azizlerin ikonalarıyla
dolu odaya gitti ve Meryem Ana resminin önünde diz çöktü. Tanrı’ya
bağışladıkları için minnetlerini sundu. Haçını çıkardı ve tüm gece yanması makbul
olan kandilin bardağını yağla doldurdu. Fitili alevlerin sarması için
uğraşırken hayatındaki hazın daim olmasını diliyordu. Bunun karşılığında
fakirlere yardım edecek, kimsesiz çocuklara, evsiz insanlara, dul kadınlara
gücü el verdiğince kol kanat gerecekti. Çocukken büyükannesinin anlattığı hikâyelerden
çok iyi bilirdi ki; vicdansızlık tanrıların hışmını çeker ve lütuf dağıtmakta cimri
olan hayatın, olumsuz yüzünü göstermesine sebep olurdu. Güçlüler zayıflara,
zenginler yoksullara göz kulak olmazsa bunun hesabı mutlaka sorulurdu.
Parmaklarının
ucuna basarak sessizce yatak odasına ilerlerken, mahallenin bekçisi de elindeki
asayı düzenli aralıklarla yere vurarak konağın önünden geçiyor, asayişin
berkemal olduğunu ilan ediyordu. Güvende olmanın rahatlığı ile soyundu ve
geceliğini giymek gereği duymadan dantellerle işli çarşafın altına girdi.
İkisi
de uykuya yeni dalmışlardı. Bekçi asasının, taşlara vuruş aralığının
hızlandığını, fark etmeleri gecikti. Dersaadet’in kendi lisanı vardı ve bu,
felaketin habercisiydi. Hızlı ve sık aralıklarla yükselen tok sese,
“yangıııııııııııınnnnn vaaaaarrrrrr!” naraları da eklendi. Çok geçmedi ki,
Galata Kulesi’nden, tehlikenin o tarafta olduğunu belirten bayrak yükseldi.
Yeni
gelin o sırada ilk rüyalarını görüyordu ve kâbus oraya da sirayet etti. O, gerçek
mi hayal mi diye anlamaya çalışırken, Nikolas yatağından fırlamıştı bile.
“Elpida,
uyan! Çabuk ol.”
Komşu
panjurları, tehlikenin boyutunu ve mesafesini anlamak için, teker teker
açılıyordu. Nikolas da aynısını yapmak üzere, pencereyi yukarı doğru sürerken, Elpida,
açılan camın, yangının uzak olduğunun habercisi olması için, sessizce dualar
ediyordu.
Nikolas’ın
gözleri dehşet ile kocaman açılmıştı. Endişe yüzünün her noktasına işlemişti.
“Çabuk
olmalısın güzelim. Toparlanmamız lazım. Tahmin ettiğimden çok daha yakın. Aksilik;
evde yardım edecek bir hizmetli bile yok. Balayımızda rahat olalım diye, herkes,
tüm hizmetliler bile adada, annemlerin yanında.”
Elpida
aceleyle yataktan çıktı. Giyinirken, Nikolas da alt katta konumlanan kasayı,
açmaya koşuyordu. Genç kadın büyükçe bir keseye şifonyerinin üstünde duran mücevher
kutusunu attı. Gözleri, yanına alabileceği değerli başka bir şey var mı diye,
odayı hızlıca taradı.
Karşı
yakada, Balat’ta, babasının evinde olsa, her şey daha kolay olurdu. Konstantiniyye’de
en korkulan şey yangınlardı. Alevlerin, hızlıca yayılma ihtimaline karşı, herkes
ne yapacağını bilir, aile bireyleri bir tatbikattaymış gibi önceden
tembihlenmiş olan, kendine düşen görevi yerine getirirdi. Annesi ve hanedeki diğer
kadınlar çocukları kaldırır, toplayabildikleri kadar değerli eşyayı alır, güvenli
bir yere gitmek üzere yola koyulurken, evdeki erkekler de babasının
liderliğinde, varidatlarını korumak için harekete geçerlerdi.
Kocasının
aile konağında ise Elpida henüz misafir sayılırdı. Afet sırasında alması
gereken önlemleri düşünecek zamanı olmamıştı. Niko’yu bulmak arzusuyla merdivenleri
inerken, ebeveynlerinin nişanlandığı gün ona hediye ettikleri kürk pelerini
hatırladı. Çok sevdiği, pek değerli bir parçaydı. Kışlıkları kaldırdıkları,
sandık odasının gardırobundan almak için, basamakları gerisin geri tırmanmaya başladı.
Yan mahalleleri alevlerin sarmaladığı haziran sıcağında, sırtına giydi. Boncuk
boncuk akan terlerin farkında bile değildi. Unuttuğu başka bir eşya var mı diye
bakmak için yatak odasına tekrar girdiğinde, bölgedeki kiliselerin çanları da
çalmaya başlamıştı. Haçını çıkardı ve merak içinde panjuru açılmış pencereye
yaklaştı. Her zaman kuş cıvıltıları, neşeli çocuk sesleri ve kadın kahkahalarıyla
yankılanan sokak, o sabah korku saçıyordu.
“Elpida,
nerede kaldın! Koş, evden ayrılmalısın!”
Kocasının
sesi onu kendine getirdi ve aşağı doğru inmeye başladı. Nikolas kapının önündeydi.
Evrak çantası elinde, bekliyordu.
Elpida
nefes nefeseydi.
“Hadi
Niko, çıkalım hemen!”
Nikolas
çantayı karısının eline tutuşturdu.
“Bunun
içinde, alabildiği kadar para ve bazı değerli evraklar var. Kaybetmemeye dikkat
et. İlk vapurla adaya, annemlerin yanına çık. Bunu babama verirsin. Ben burada kalıp,
evi korumaya çalışacağım.”
“Olmaz
seni bırakmam! Ya sen de gelirsin ya da ben de gitmem!”
Çanların
çanıltısına, bekçilerin asalarıyla beraber çıkan naralarına, tulumbacıların haykırışları
da eklenmişti. Yaklaştıkları anlaşılıyordu.
“Duyuyor
musun? Bu hırsızlar bu tarafa doğru geliyorlar. Yangını söndürmekten çok evdeki
ganimetlerle ilgilendiklerini biliyorsun. Eğer ben dedelerimin tırnaklarıyla
inşa ettiğini koruyamazsam; geleceğimize, çocuklarımıza da layık olamam. Bana, senin
bile saygın kalmaz. Sonra babama ne derim! Evin geçici reisi olarak, ailesini
ve varidatını savunamayan bir adamı kim önemser ki?”
“Niko,
başlarım eşyasına. Ben yeni gelinim. Ne diyeceğim kardeşlerine? Annene? Burada
seni tek başına bırakamam. Olur ya bir felaket olur, evi bir anda saran
alevlerden kurtulmayı başaramazsan, gözü yaşlı uğursuzluk getiren genç bir dul
olarak, ömür boyu anılmak istemem.”
Nikolas,
karısının kolundan tuttu ve onu kapıya doğru sürükledi.
“Elpida,
hemen çıkıyorsun. Kaybedecek vakit yok!”
“Bir
müstahdem bile yokken, çatıya suyu tek başına nasıl taşıyacaksın?”
Eşiğin
dış tarafından bir tabur askerin adımlarını andıran sesler duyuldu. Merak
içinde kapıyı araladılar. Karşılarında emektar arabacıları Osman Efendi duruyordu,
yanında bir düzine kadar genç erkek vardı.
“Nikolas
Bey, yangının bu yakınlarda olduğunu tahmin ettim. Evde tek başınıza olduğunuzu
bildiğim için, oğullarımı ve yeğenlerimi topladım. Yardım etmeye geldik. Matmazel…
Pardon küçük madam siz hâlâ burada mısınız? İstiyorsanız gençlerden biri sizi
alsın bizim eve, hanımın yanına götürsün. Bizim hane size layık değil, mütevazıdır
amma… En azından güvende olursunuz.”
O
an, Elpida’nın, karşısındaki adamı kurtarıcı melek olarak gördüğü andı.
Büyüklük unvanda, parada değildi. Vicdanın erdemindeydi. Genç kadın ninesini
hatırladı. ‘Yapılan iyilikler, ummadığın anda geri döner elbet’ derdi hep. Büyükannesinin
neyi kastettiğini anlaması için öyle bir felaketi yaşaması gerekiyormuş meğer. Gözleri
yaşlı bir şekilde, yaş almış adamın elini tutup, öpmek için davrandı. Osman
Efendi şaşkınlık içinde kolunu çekti.
Bazen
zaman durur ve duyguların yoğunluğu sonsuzluğu yaşatır. Elpida’nın da içindeki saniyeler
şaştı. O an emektar arabacıyı; kocasını, evini, hayatını korumak için gelmiş, kutsal
bir gardiyan olarak benimsedi.
Akif,
Osman Efendinin on üç yaşlarındaki oğlu, Elpida’nın tuttuğu çantayı alarak düşüncelerini
böldü. Diğer eliyle de kadının beline dokunarak yola doğru, hafifçe itti.
Elpida gencin kollarından sıyrıldı ve kocasının önünde durdu.
“Seni
Osman Efendi’nin evinde bekleyeceğim!”
Nikolas,
elini karısının omzuna attı ve kapıya kadar geçirdi. Elpida uzaklaşırken ileri
doğru yürüyor olmasına rağmen, yaşlı gözlerle geriye bakıyordu.
Nikolas
aralarına mesafe, duman ve panik içinde koşuşturan insanlar girene kadar
karısının arkasından baktıktan sonra kapıyı kapattı ve çatıya yöneldi. Osman
onu takip etti. Gençler ise oluşturdukları etten zincir ile su dolu bakraçları
elden ele en tepeye ulaştırmak için sıraya girmişlerdi bile. Evi nemli tutmaya
çalışarak, İstanbul’un ezeli düşmanından korumaya çalışacaklardı.
Nikolas
çatıya çıkınca felaketin boyutunu daha net kavradı. Kuvvetli rüzgâr yangının hızlı yayılmasına neden oluyordu. Ahşap
evler, alevlerle dans etmeye başladıklarında havada kıvılcımlar uçuşuyor, korlar
aniden ateşli toplara dönüşüyor ve uzaklardaki bir menzile saplanarak orayı da alla
boğuyordu.
Ara
sıra bazı bölgelerden patlama sesleri, bir bakkalın yanmaya başladığını haber veriyordu.
Gaz lambalarında kullanılmak üzere satılmak için depolanan gazlar, infilak ediyor
bu da afetle mücadeleyi zorlaştırıyordu.
Elpida
hızlı adımlarla Akif’i takip ederken ne ağlayan çocukların ne de korkuyla
koşuşturan kadınların farkındaydı. Gözlerini gökyüzüne dikmiş, havada uçuşan
korları dans eden yıldızlara benzeterek ona isabet etmelerinden kaçınmaya çalışıyordu.
Değişik
dinlerden ve mezheplerden insanların kendi dillerinde, tanrılarına avazları
çıktığı kadar sesli bir şekilde dua ediyor olmaları, Akif’in garibine gitmişti.
Pek çıkmadığı Müslüman mahallesinde bu kadar farklı insanı bir arada görmeye
alışık değildi.
“Korkmayın
Madamcığım. Her şey yoluna girecek inşallah. Allah Baba mutlaka anlayacaktır
onca farklı dillerden ona edilen dualardan birinin lisanını!”
***
Elpida
kendini küçük bir evin bahçesinde otururken bulduğunda, oraya nasıl vardığını
hatırlamıyordu. Hangi bölgeye yakın olduğunu bile bilmiyordu. Hafızasını kara
bir bulut kaplamış, kocasıyla son kucaklaşmasından sonrası silinmişti. Evin
içinde değil de sebze ekilmiş bahçenin ufak bir sedirinde iki büklüm oturuyor
olmasına da mana veremedi. Dışarıya hava almak için mi çıkmıştı yoksa Osman
Efendi’nin hanımından utandığı için mi, bilmiyordu! Bu kadının çocuklarından
birine bir zeval gelecek olursa gözünün içine nasıl bakacağını da.
Akif,
Elpida’yı annesine teslim ettikten sonra, babasına yardım etmek için geri
dönmüştü. Saatler geçiyor ve kocasından haber alamıyordu. Oturduğu yerden
konuşulanları duyuyordu. Yangının büyüdüğü söyleniyordu. Neredeyse Pera’nın
tümü yanmıştı. Kalyoncu Kulluğu Caddesi kül olmuştu. Boydan Taksim’den Tünel’e,
enden de Karaköy’den Kasımpaşa’ya kadar geniş bir alan yok olmuştu. Onca insan…
Onca sermaye… Güzelim evler… Her şey küle dönüşmüştü. Cehennemin ateşi sanki Dersaadet’i
sarmıştı.
Öğlen
vakti çoktan geçmiş olmasına rağmen hâlâ yangının söndürülememiş olduğu
konuşuluyordu. Akşamüstü olduğunda yangının kontrol altına alındığını
söyleniyordu. Gece yaklaşırken Elpida sabahtan beri hiç kımıldamamış olduğu
sedirde umutsuzluk dolu, “Yaşasalardı çoktan gelirlerdi. En azından iyi
olduklarına dair haber gelirdi” diye fısıldadı.
Güneş
batmış, gece yüzünü göstermeye başlamıştı ki, karanlıkta seçilmeleri zor olan birtakım
figürün eve doğru yaklaştığını fark etti. Daha dikkatli bakınca kocası ve Osman
Efendi ile gençleri tanıdı. Hayal görmediğinden emin olunca kömür rengindeki
insanlara doğru koşmaya başladı. Yürüyen, ruhsuz bir mumyaya benzettiği
kocasına sarıldı.
Nikolas
gayri ihtiyari ellerini karısının beline sararken söyleniyordu.
“Her
şeyimizi kaybettik Elpida! Galata’daki iş yerimizi… Zor günler için evde
sakladığımız altınları… Dedemden babama, ondan da bana geçecek olan
birikimleri… Her şeyi!”
“Boş
ver! Sen hayattasın ya yeniden yaparız!”
Osman
Efendi ve yakındakilere baktı ve devam etti:
“Hem
bak şükür eksiksiz dönmüşsünüz. Bu yiğitlerden birini kaybetseydik bir daha
Osman Efendi’nin yüzüne nasıl bakacaktık? Telafisi olmayan tek şey bir canlının
hayatıdır. Geri kalan her şey zamanla yerine konur. Can çıkmadıkça mal yerine
konur!”
Kısaca Yazı Yolumdaki Özgeçmişim:
Mario Levi ile yazı atölyelerine birkaç sene katıldım.
CHP İstanbul il örgütünün
düzenlediği ‘Korona Günlerinde Umut’ temalı öykü yarışmasında Mansiyon ödülü
aldım.
Konağın Alfabesi isimli anır romanım Kanguru
yayınlarından basıldı ve kırk gün gibi kısa bir sürede ikinci baskıya girdi.
İletişim: 0532 343 73 47
Email: lenagavuraki@gmail.com

Yorumlar
Yorum Gönder