Büyük Pera Yangını

Son bir haftadır, yanaklarına renk gelmişti. Gözleri ışıldıyor, cildi parlıyordu. Dudaklarından ise gülümsemesi hiç eksik olmuyordu. Eşi ile arzuyla evlenmiş, çiçeği burnunda gelinlerin diğer alametlerini de taşıyordu Elpida. Cıvıl cıvıl ve hareketliydi. İsminin Rumca anlamı gibi, hayatı ‘umut’ vaat ettiğinden, neşesi gündelik işlerine de yansımıştı. Düğününden iki gün önce, yeni evine varan çeyiz sandıklarını açarken bir kelebeğin kanatlarını takmış, dolapların arasında hareket ediyordu. İpek gecelikleri… Kocası Nikolas ile kendi isminin baş harfleri monogram şeklinde iç içe girerek işlenmiş pamuklu çarşafları… Kolalı masa örtüleri… Daha ilk gençlik yıllarından beri çeyiz diye hazırlanan tüm manifaturaları, dans eden adımlarla, taze raflardaki yerlerine yerleştiriyordu. Nikolas’ın aile evinde, var olan düzeni bozmadan alışmaya çalışırken, yalnız olmanın tadını çıkarıyordu. Ekim ayında, kayınvalidesi, kayınpederi, kayınbiraderi, görümceleri, eltileri ve çocukları kapsayan tüm aile eşrafı dönecek, hanede gürültü ve curcuna eksik olmayacaktı. Konaktaki daireler dolacak, kalabalık yemekler yenilecekti. Yakın gelecekleri bu şekilde programlanmış olsa da kader denilen döngünün, farklı planları olduğunu o sıra bilemezdi.

Zamanı haber eden duvarda asılı sarkaçlı saattin dört defa çalması ile dalmış olduğu hülya aleminden çıktı. Renkli hayallere öyle kapılmıştı ki, geç kaldığının farkında bile değildi. Son olarak, eline almış olduğu keten sabahlığı yerleştirdi ve tatlı bir telaş içinde, koşar adımlarla makyaj masasına oturdu. Karıkoca olarak geçirecekleri ilk cumartesi gecesi için hazırlanması lazımdı. Yeni taşındığı semtin, seçkin mekânlarına eğlenmeye gideceklerdi. Tüm gözlerin üstünde olacağını tahmin ettiği için her zamankinden daha güzel olmak istiyordu. Asaleti ve zarafeti ile göz kamaştırmalıydı. Mutluluğun ışıltılarını saçarken şatafattan uzak, sade pırıltılarla bezenmeliydi.

Hafif bir makyaj yaptı. Kocasının düğünde hediye ettiği pandantifi ve küpeleri taktı. Yeni diktirdiği Nil yeşili elbisesini giyerken, ruju kumaşa bulaşıp, leke yapmasın diye yüzünü duvak gibi, bir eşarp ile kapattı ve giysiyi başından geçirdi. Sırtında yer alan düğmeleri iliklerken biraz zorlandıysa da sakinliğini korudu. Hafif topuklu pabuçlarını ayaklarına geçirdikten sonra tekrardan aynanın karşısına geçti ve son rötuşları yaptı. Saçlarını düzeltti. Ensesindeki topuzu birkaç toka ile sağlamlaştırdı ve nihayet entarisi ile aynı renkteki şapkasını başına yerleştirdi. Eldivenlerini eline aldığı sırada, sokakta taş yoldan geçen öküz arabasının, kapının önünde durduğunu duydu. Gelen kocası olmalıydı. Zamanlaması harikaydı! Geniş merdivenlerden inerken, yeni yapılanan Beyoğlu’nda hayatın güzel olduğunu düşünüyordu. Değişik milletlerden oluşan sosyolojik yapısıyla batıdan bile daha ilerideydi. Eğlence hayatı çok renkli ve bol sesliydi. Nikolas’ın onu hangi mekâna götüreceği hakkında merakının yükselmesine engel olamıyordu. Bir tiyatro gösterisine mi yoksa bir baloya mı?

***

Yeni evli çift, sabahın ilk saatlerinde yuvalarına döndüklerinde, yedikleri yemekten ve dinledikleri müzikten hoşnuttular. Geç saatlere kadar eğlenmişler, hayatın tadını çıkarmışlardı. Alemin gözünde resmileşmiş beraberliklerinin ilk akşamını, layığıyla güzel kutlamışlardı.

Nikolas yorgun olduğunu söyleyerek yatak odalarına geçti. Elpida ise, sevdiği adamın kollarının arasına sızmadan önce, yapması gerekenleri hatırladı. Azizlerin ikonalarıyla dolu odaya gitti ve Meryem Ana resminin önünde diz çöktü. Tanrı’ya bağışladıkları için minnetlerini sundu. Haçını çıkardı ve tüm gece yanması makbul olan kandilin bardağını yağla doldurdu. Fitili alevlerin sarması için uğraşırken hayatındaki hazın daim olmasını diliyordu. Bunun karşılığında fakirlere yardım edecek, kimsesiz çocuklara, evsiz insanlara, dul kadınlara gücü el verdiğince kol kanat gerecekti. Çocukken büyükannesinin anlattığı hikâyelerden çok iyi bilirdi ki; vicdansızlık tanrıların hışmını çeker ve lütuf dağıtmakta cimri olan hayatın, olumsuz yüzünü göstermesine sebep olurdu. Güçlüler zayıflara, zenginler yoksullara göz kulak olmazsa bunun hesabı mutlaka sorulurdu.

Parmaklarının ucuna basarak sessizce yatak odasına ilerlerken, mahallenin bekçisi de elindeki asayı düzenli aralıklarla yere vurarak konağın önünden geçiyor, asayişin berkemal olduğunu ilan ediyordu. Güvende olmanın rahatlığı ile soyundu ve geceliğini giymek gereği duymadan dantellerle işli çarşafın altına girdi.

İkisi de uykuya yeni dalmışlardı. Bekçi asasının, taşlara vuruş aralığının hızlandığını, fark etmeleri gecikti. Dersaadet’in kendi lisanı vardı ve bu, felaketin habercisiydi. Hızlı ve sık aralıklarla yükselen tok sese, “yangıııııııııııınnnnn vaaaaarrrrrr!” naraları da eklendi. Çok geçmedi ki, Galata Kulesi’nden, tehlikenin o tarafta olduğunu belirten bayrak yükseldi.

Yeni gelin o sırada ilk rüyalarını görüyordu ve kâbus oraya da sirayet etti. O, gerçek mi hayal mi diye anlamaya çalışırken, Nikolas yatağından fırlamıştı bile.

“Elpida, uyan! Çabuk ol.”

Komşu panjurları, tehlikenin boyutunu ve mesafesini anlamak için, teker teker açılıyordu. Nikolas da aynısını yapmak üzere, pencereyi yukarı doğru sürerken, Elpida, açılan camın, yangının uzak olduğunun habercisi olması için, sessizce dualar ediyordu.

Nikolas’ın gözleri dehşet ile kocaman açılmıştı. Endişe yüzünün her noktasına işlemişti.

“Çabuk olmalısın güzelim. Toparlanmamız lazım. Tahmin ettiğimden çok daha yakın. Aksilik; evde yardım edecek bir hizmetli bile yok. Balayımızda rahat olalım diye, herkes, tüm hizmetliler bile adada, annemlerin yanında.”

Elpida aceleyle yataktan çıktı. Giyinirken, Nikolas da alt katta konumlanan kasayı, açmaya koşuyordu. Genç kadın büyükçe bir keseye şifonyerinin üstünde duran mücevher kutusunu attı. Gözleri, yanına alabileceği değerli başka bir şey var mı diye, odayı hızlıca taradı.

Karşı yakada, Balat’ta, babasının evinde olsa, her şey daha kolay olurdu. Konstantiniyye’de en korkulan şey yangınlardı. Alevlerin, hızlıca yayılma ihtimaline karşı, herkes ne yapacağını bilir, aile bireyleri bir tatbikattaymış gibi önceden tembihlenmiş olan, kendine düşen görevi yerine getirirdi. Annesi ve hanedeki diğer kadınlar çocukları kaldırır, toplayabildikleri kadar değerli eşyayı alır, güvenli bir yere gitmek üzere yola koyulurken, evdeki erkekler de babasının liderliğinde, varidatlarını korumak için harekete geçerlerdi.

Kocasının aile konağında ise Elpida henüz misafir sayılırdı. Afet sırasında alması gereken önlemleri düşünecek zamanı olmamıştı. Niko’yu bulmak arzusuyla merdivenleri inerken, ebeveynlerinin nişanlandığı gün ona hediye ettikleri kürk pelerini hatırladı. Çok sevdiği, pek değerli bir parçaydı. Kışlıkları kaldırdıkları, sandık odasının gardırobundan almak için, basamakları gerisin geri tırmanmaya başladı. Yan mahalleleri alevlerin sarmaladığı haziran sıcağında, sırtına giydi. Boncuk boncuk akan terlerin farkında bile değildi. Unuttuğu başka bir eşya var mı diye bakmak için yatak odasına tekrar girdiğinde, bölgedeki kiliselerin çanları da çalmaya başlamıştı. Haçını çıkardı ve merak içinde panjuru açılmış pencereye yaklaştı. Her zaman kuş cıvıltıları, neşeli çocuk sesleri ve kadın kahkahalarıyla yankılanan sokak, o sabah korku saçıyordu.

“Elpida, nerede kaldın! Koş, evden ayrılmalısın!”

Kocasının sesi onu kendine getirdi ve aşağı doğru inmeye başladı. Nikolas kapının önündeydi. Evrak çantası elinde, bekliyordu.

Elpida nefes nefeseydi.

“Hadi Niko, çıkalım hemen!”

Nikolas çantayı karısının eline tutuşturdu.

“Bunun içinde, alabildiği kadar para ve bazı değerli evraklar var. Kaybetmemeye dikkat et. İlk vapurla adaya, annemlerin yanına çık. Bunu babama verirsin. Ben burada kalıp, evi korumaya çalışacağım.”

“Olmaz seni bırakmam! Ya sen de gelirsin ya da ben de gitmem!”

Çanların çanıltısına, bekçilerin asalarıyla beraber çıkan naralarına, tulumbacıların haykırışları da eklenmişti. Yaklaştıkları anlaşılıyordu.

“Duyuyor musun? Bu hırsızlar bu tarafa doğru geliyorlar. Yangını söndürmekten çok evdeki ganimetlerle ilgilendiklerini biliyorsun. Eğer ben dedelerimin tırnaklarıyla inşa ettiğini koruyamazsam; geleceğimize, çocuklarımıza da layık olamam. Bana, senin bile saygın kalmaz. Sonra babama ne derim! Evin geçici reisi olarak, ailesini ve varidatını savunamayan bir adamı kim önemser ki?”

“Niko, başlarım eşyasına. Ben yeni gelinim. Ne diyeceğim kardeşlerine? Annene? Burada seni tek başına bırakamam. Olur ya bir felaket olur, evi bir anda saran alevlerden kurtulmayı başaramazsan, gözü yaşlı uğursuzluk getiren genç bir dul olarak, ömür boyu anılmak istemem.”

Nikolas, karısının kolundan tuttu ve onu kapıya doğru sürükledi.

“Elpida, hemen çıkıyorsun. Kaybedecek vakit yok!”

“Bir müstahdem bile yokken, çatıya suyu tek başına nasıl taşıyacaksın?”

Eşiğin dış tarafından bir tabur askerin adımlarını andıran sesler duyuldu. Merak içinde kapıyı araladılar. Karşılarında emektar arabacıları Osman Efendi duruyordu, yanında bir düzine kadar genç erkek vardı.

“Nikolas Bey, yangının bu yakınlarda olduğunu tahmin ettim. Evde tek başınıza olduğunuzu bildiğim için, oğullarımı ve yeğenlerimi topladım. Yardım etmeye geldik. Matmazel… Pardon küçük madam siz hâlâ burada mısınız? İstiyorsanız gençlerden biri sizi alsın bizim eve, hanımın yanına götürsün. Bizim hane size layık değil, mütevazıdır amma… En azından güvende olursunuz.”

O an, Elpida’nın, karşısındaki adamı kurtarıcı melek olarak gördüğü andı. Büyüklük unvanda, parada değildi. Vicdanın erdemindeydi. Genç kadın ninesini hatırladı. ‘Yapılan iyilikler, ummadığın anda geri döner elbet’ derdi hep. Büyükannesinin neyi kastettiğini anlaması için öyle bir felaketi yaşaması gerekiyormuş meğer. Gözleri yaşlı bir şekilde, yaş almış adamın elini tutup, öpmek için davrandı. Osman Efendi şaşkınlık içinde kolunu çekti.

Bazen zaman durur ve duyguların yoğunluğu sonsuzluğu yaşatır. Elpida’nın da içindeki saniyeler şaştı. O an emektar arabacıyı; kocasını, evini, hayatını korumak için gelmiş, kutsal bir gardiyan olarak benimsedi.

Akif, Osman Efendinin on üç yaşlarındaki oğlu, Elpida’nın tuttuğu çantayı alarak düşüncelerini böldü. Diğer eliyle de kadının beline dokunarak yola doğru, hafifçe itti. Elpida gencin kollarından sıyrıldı ve kocasının önünde durdu.

“Seni Osman Efendi’nin evinde bekleyeceğim!”

Nikolas, elini karısının omzuna attı ve kapıya kadar geçirdi. Elpida uzaklaşırken ileri doğru yürüyor olmasına rağmen, yaşlı gözlerle geriye bakıyordu.

Nikolas aralarına mesafe, duman ve panik içinde koşuşturan insanlar girene kadar karısının arkasından baktıktan sonra kapıyı kapattı ve çatıya yöneldi. Osman onu takip etti. Gençler ise oluşturdukları etten zincir ile su dolu bakraçları elden ele en tepeye ulaştırmak için sıraya girmişlerdi bile. Evi nemli tutmaya çalışarak, İstanbul’un ezeli düşmanından korumaya çalışacaklardı.

Nikolas çatıya çıkınca felaketin boyutunu daha net kavradı. Kuvvetli rüzgâr yangının hızlı yayılmasına neden oluyordu. Ahşap evler, alevlerle dans etmeye başladıklarında havada kıvılcımlar uçuşuyor, korlar aniden ateşli toplara dönüşüyor ve uzaklardaki bir menzile saplanarak orayı da alla boğuyordu.

Ara sıra bazı bölgelerden patlama sesleri, bir bakkalın yanmaya başladığını haber veriyordu. Gaz lambalarında kullanılmak üzere satılmak için depolanan gazlar, infilak ediyor bu da afetle mücadeleyi zorlaştırıyordu.

Elpida hızlı adımlarla Akif’i takip ederken ne ağlayan çocukların ne de korkuyla koşuşturan kadınların farkındaydı. Gözlerini gökyüzüne dikmiş, havada uçuşan korları dans eden yıldızlara benzeterek ona isabet etmelerinden kaçınmaya çalışıyordu.

Değişik dinlerden ve mezheplerden insanların kendi dillerinde, tanrılarına avazları çıktığı kadar sesli bir şekilde dua ediyor olmaları, Akif’in garibine gitmişti. Pek çıkmadığı Müslüman mahallesinde bu kadar farklı insanı bir arada görmeye alışık değildi.

“Korkmayın Madamcığım. Her şey yoluna girecek inşallah. Allah Baba mutlaka anlayacaktır onca farklı dillerden ona edilen dualardan birinin lisanını!”

***

Elpida kendini küçük bir evin bahçesinde otururken bulduğunda, oraya nasıl vardığını hatırlamıyordu. Hangi bölgeye yakın olduğunu bile bilmiyordu. Hafızasını kara bir bulut kaplamış, kocasıyla son kucaklaşmasından sonrası silinmişti. Evin içinde değil de sebze ekilmiş bahçenin ufak bir sedirinde iki büklüm oturuyor olmasına da mana veremedi. Dışarıya hava almak için mi çıkmıştı yoksa Osman Efendi’nin hanımından utandığı için mi, bilmiyordu! Bu kadının çocuklarından birine bir zeval gelecek olursa gözünün içine nasıl bakacağını da.

Akif, Elpida’yı annesine teslim ettikten sonra, babasına yardım etmek için geri dönmüştü. Saatler geçiyor ve kocasından haber alamıyordu. Oturduğu yerden konuşulanları duyuyordu. Yangının büyüdüğü söyleniyordu. Neredeyse Pera’nın tümü yanmıştı. Kalyoncu Kulluğu Caddesi kül olmuştu. Boydan Taksim’den Tünel’e, enden de Karaköy’den Kasımpaşa’ya kadar geniş bir alan yok olmuştu. Onca insan… Onca sermaye… Güzelim evler… Her şey küle dönüşmüştü. Cehennemin ateşi sanki Dersaadet’i sarmıştı.

Öğlen vakti çoktan geçmiş olmasına rağmen hâlâ yangının söndürülememiş olduğu konuşuluyordu. Akşamüstü olduğunda yangının kontrol altına alındığını söyleniyordu. Gece yaklaşırken Elpida sabahtan beri hiç kımıldamamış olduğu sedirde umutsuzluk dolu, “Yaşasalardı çoktan gelirlerdi. En azından iyi olduklarına dair haber gelirdi” diye fısıldadı.

Güneş batmış, gece yüzünü göstermeye başlamıştı ki, karanlıkta seçilmeleri zor olan birtakım figürün eve doğru yaklaştığını fark etti. Daha dikkatli bakınca kocası ve Osman Efendi ile gençleri tanıdı. Hayal görmediğinden emin olunca kömür rengindeki insanlara doğru koşmaya başladı. Yürüyen, ruhsuz bir mumyaya benzettiği kocasına sarıldı.

Nikolas gayri ihtiyari ellerini karısının beline sararken söyleniyordu.

“Her şeyimizi kaybettik Elpida! Galata’daki iş yerimizi… Zor günler için evde sakladığımız altınları… Dedemden babama, ondan da bana geçecek olan birikimleri… Her şeyi!”

“Boş ver! Sen hayattasın ya yeniden yaparız!”

Osman Efendi ve yakındakilere baktı ve devam etti:

“Hem bak şükür eksiksiz dönmüşsünüz. Bu yiğitlerden birini kaybetseydik bir daha Osman Efendi’nin yüzüne nasıl bakacaktık? Telafisi olmayan tek şey bir canlının hayatıdır. Geri kalan her şey zamanla yerine konur. Can çıkmadıkça mal yerine konur!”

        

Kısaca Yazı Yolumdaki Özgeçmişim:

Mario Levi ile yazı atölyelerine birkaç sene katıldım.

CHP İstanbul il örgütünün düzenlediği ‘Korona Günlerinde Umut’ temalı öykü yarışmasında Mansiyon ödülü aldım.

 Konağın Alfabesi isimli anır romanım Kanguru yayınlarından basıldı ve kırk gün gibi kısa bir sürede ikinci baskıya girdi.

İletişim: 0532 343 73 47

Email: lenagavuraki@gmail.com

 

Yorumlar