Son zamanlarda bir iyilik hali peydahlanmıştı. Kadınlar daha mutlu ve umutlu gözüküyordu. Çocuklarına daha fazla ilgi gösteriyordu. Neredeyse her balkonda ve pencere kenarlarında rengarenk çiçekli saksılar görmek mümkündü. Sokak patileri bakımlı ve sağlıklıydı. Kadınların arasında belirgin bir yardımlaşma hali vardı.
İnsanların yüzlerindeki tebessüm iç açıcıydı. Sabahları
birbirini tanımayan insanlar gülümseyerek karşılıklı günaydın alışverişinde
bulunuyordu.
Bir kadının elinde bir sürü poşet var diye yürümekte zorlanıyorsa
başka bir kadın yaklaşıyordu.
“Ağırsa birkaçını gideceğiniz yere kadar ben taşıyabilirim.”
Bir kadın, ayağını yolda burkmaya dursun. İki üç hemcinsi yaklaşıyor;
“iyi misiniz? Yapabileceğim bir şey var mı? Hadi gelin biraz oturun” diye bir
sandalye buluyor ve oturtuyorlardı.
Bir apartmanda kavga eden bir karı koca sesi yükseldi mi,
zili çalınıyor ve evin hanımına iyi olup olmadığı soruluyordu. Yollarda öpüşenlere
değil, şiddet belirtileri gösterenlere müdahale ediliyordu.
Havanın kızları birbirine destek olmaya başladıklarında, Adem’in
oğulları da bu iyilik ikliminden, doğal olarak, payını almıştı. Kaba erk
dilinin hakimiyeti yerini nezakete ve inceliğe bırakıyordu.
Bu yardımlaşma halinin ilk kıvılcım anını izlemek için zaman
geri sayarak, yaşam sahnelerini taramak zorunda kaldığında ise; bazen bir musibetin
de güzelliklere vesile olduğunu, bilincinde bir kez daha kaydetti. İyilik
zinciri oluşmaya başladığı an şu şekilde başlamıştı:
Malı boşaltılan bir kamyon hareket etmişti. Önünde duran kediyi
ezmek üzere olduğunu yolda hızlıca yürüyen Hilal fark etti. Şoför elindeki
telefona baktığı için önüne çıkabilecekleri umursamadan ayağını frenden çekmiş,
rampa aşağı hareket etmeye başlamıştı. Dibinde duran kedi ise, vites boşta
olduğu için motor sesi duyulmamış, aracın hareketini fark etmedi. Hilal kedinin
hayatını kurtarmak amacıyla arabanın önüne atladı. Şoförün ilgisini çekmek için
bağırmak zorundaydı.
“Dikkat edin! Kediyi ezeceksiniz!”
Sürücünün cevabı yüksek desibelde edepsizlik ve densizlik içeriyordu.
“Ezdim mi ki konuşuyorsun?”
Hilal’ın en nefret ettiği şey bu duyarsız, lümpen tavırlardı.
Cahillik, görgüsüzlük, vurdumduymazlık… Ona göre, sürücünün üslubu kötü ne
varsa, hepsini içeriyordu. Bu kabalığın altında kalacak değildi elbet. Sesinin
var gücüyle:
“Ezdiğinde çok geç olmaz mıydı? Ayrıca sen onu ezecek olsan
ben de senin kafanı ezerdim!”
Mahalledeki köpek bu yüksek sesten uyarıldı. Hayvanseverler,
onu bu bölgeye taşımadan önce varoş bir mahalledeki travmaları tetiklendi. Tecavüze
uğramak üzere olan bir kızı koruduğu için yarım düzüne serseri tarafından zavallı
köpekçik darp edilirken, tacizden kurtulan genç kız da benzer şekilde
bağırıyordu. Sol ön patisi o zamandan beri kırıktı. Üstüne tam basamıyordu. Topallıyordu.
İçgüdüsel bir tepkiyle Hilal’e arkadan sinsice yaklaştı ve onu kolundan ısırdı.
Komşular hemen yardıma koştu. Dikkatle köpekçik uzaklaştırıldı.
İnsanlar zavallı ite bir zarar gelsin istemedikleri için, Hilal’in onu şikayet
etmemesi için ikna etmeye çalışıyorlardı. Oysa genç kadının öyle bir niyeti
yoktu zaten. Barınaklarda neler olduğunu, bu canların ölüme nasıl terkedildiğini,
en iyi o bilirdi. Mahallenin kimisi ona köpeğin
yaşadıklarını anlatmaya çalışırken, kimisi eczaneye gidip ilaç aldı. Kasap, Hilal’a
dükkanına buyur etti ve elini yüzünü yıkaması için çeşmenin yerini gösterdi. Su
ve şekerli içecekler ikram ettiler. Yaraya buz bastılar. Kanama nispeten
durduğunda ise Hilal çok işi olduğunu söyleyerek ve herkese teşekkür ederek,
yanlarından ayrıldı. O gün gerçekten programı çok yüklüydü ve gününe devam
etmesi gerekiyordu. Başka bir semte geçmek üzere yola koyuldu. Uzun mesafe yürüdüğünde
hep yaptığı gibi yine kulaklıklarını taktı ve müzik dinlemeye başladı. Bu arada
kolundaki yarayı hatırladıkça elindeki oksijenli pamukla silip biraz kompres
yapıyordu. Isırma yarasının kapatılmaması gerektiğini, kendi köpeklerinden
bilirdi.
Bir anda sırtında omuzunun dürtüklediğini hissetti. Şaşkın
ve biraz korkmuş arkasını dönünce bir hemcinsinin ona bir şeyler dediğini gördü.
“Pardon! Siz iyi misiniz?”
Hilal’in kulaklarında Dana Winner’in pek sevdiği şarkısı
‘woman in love’ çalıyordu. Yüksek müzik denileni anlamasına engel olmuştu.
Mecbur kulaklıkları çıkardı.
“Kusura bakmayın sizi duyamadım. Tekrarlar mısınız?”
Diğeri bir adım daha yaklaştı. Gözlerindeki kaygı, sesindeki
şefkatle birleşti.
“Kolunuz kanıyor. İyi misiniz diye merak ettim.”
“Kanamaya devam ediyor mu? Göremiyorum da…”
Melek destek olmak arzusunda olduğunu, belirtmek istedi.
“Evet kanıyor. Beraber bir hastaneye gidelim.”
Hilal biraz utanmıştı.
“Çok kötü mü gözüküyor!”
“Bir hastaneye gitmekte fayda var. Ben de sizinle
geliyorum.”
Hilal, Melek’in ne yapmak istediğini anlamıştı. Fiziksel şiddette
uğrayan kadınları kırmadan yanında olunması gerektiğini, o da biliyordu. Karşısındakinin
endişesini gayet iyi anlamıştı. Durumun Melek’in sandığı gibi olmadığını, izahat
etme gereğini duydu.
“Merak etmeyin. Öyle bir şey değil. Çocuklar bir köpek
yavrusunu boynundan asmış. Can çekişiyordu. Ben kurtarmaya çalışırken, annesi ona
zarar verdiğimi düşünerek yavrusunu korumak arzusuyla, kolumu ısırdı. Amacı
zarar vermek değildi, isteseydi yapardı. Sadece yavrusunu korumak istiyordu.
Her annenin yapması gerekeni yapıyordu aslında.”
Melek inanmakla inanmamak arasında ilgiyle dinliyordu. Hilal
zavallı köpeğin başına dert açmaktan kaçındığı için küçük bir yalan uydurmayı
yeğlemişti. İş büyürse durumlar kontrolünün dışına çıkabilirdi. Yavrusunu
korumak isteyen bir anneyi ise herkes anlayışla karşılardı.
“Hastaneye gitmek istemiyorum. Çünkü köpek için işlem
yapmalarından korkuyorum. Kim bilir nasıl korkmuştur. İnsanların sevgiyle
eğitemediği çocuklarının ceremesini onun ödemesi haksızlık olur.-”
Yaralı kadının açıklaması pek mantıklıydı. Melek ikna olmuş
gibi gözüküyordu. O da köpeği korumak arzusuyla bir şeyler söylemek istedi.
“Evet, bence de hastaneye gitmenize gerek yok! İstanbul’da
uzun zamandır kuduz da görünmüyor…”
Yaralı kadın sözünü kesmek gereği duydu.
“İstanbul’da değil. Kuduz memlekette pek kalmadı. Merak etmeyin bende de üç köpek var. Vakıfım
olaylara.”
“Ah! O zaman bağışıklığınız yüksektir onlardan gelebilecek
hastalıklara da.”
Uzunca bir süre suskun kaldılar. Hilal koruyucu bir melek
gibi gördüğü kadının yüzüne baktı.
“Yapmaya çalıştığınızı anladım. Çok duygulandım. Gözlerim
doldu. Ama merak etmeyin ben iyiyim. Yaptığınız çok güzel ve mademki kanunlar
bizi korumuyor, biz birbirimizi korumalıyız! Destek olmalıyız. Çok teşekkürler
gerçekten çok duygulandım.”
Melek güldü.
“O zaman elim sende, bir kadına yardım etme sırası sende!”
“Sıra bende kabul! Başlasın o zaman kadın kadına el uzatma
zinciri!”
Hilal zinciri ilk defa, parası olmadığı için adalara
gidemeyen bir kızın biletini öderken devam ettirdi. “Sana el veriyorum. Bir
kadına iyilik ve yardım etme sırası sende. Sakın zinciri kırma.”
Öğrenci kız, okulda bir erkeğin hoyrat davranışlarına maruz
kalan başka bir hemcinsini korudu. O da kocasından dayak yiyen komşusunun seslerini
duyunca, polisle beraber evini bastı.
İyilik zinciri böylece tüm memlekete yayıldı. Mademki siz de
bu öyküyü okudunuz. Zincire siz de dahil oldunuz. Kadın ya da erkek olmanızın
bir önemi yok. Size el veriyorum. Yardım etme sırası sizde. İyilik zinciri devam
etmeli.

Yorumlar
Yorum Gönder