Ayakkabı Papuçaki


 Yine bir Pazar günü. Evin erkekleri tatilde. İsviçre’den yatılı misafir var. Onların çocukları bizden birkaç yaş küçük. Çok haylazlar. Annem benden yaramazın olmadığını iddia etse de fikrimce büyük yanılgı içinde. En azından, şu soğuk memleketten gelen çocukların ayakkabısını çatıdan bahçeye doğru uçmasını anlamsız bulacak kadar zeki olduğumu düşünüyorum. 'Çiçekler arasında güzel bir kahvaltı edelim' diyen en alt kattakilerin, gökten yağmur değil de ayakkabı yağdığını görmeleri nasıl bir sonuç verebilirdi ki! Sofralarının üstüne düşen papucun, patlıcan papuçaki ile hiçbir alakası olmadığı gerçeği ile yüzleştiklerin zevkini idrak etmem, imkansızdı!

Sandal sefasının sonuna yaklaşıyoruz. Eve dönüş yolundayız. Sıkılmışım. Nedenini hatırlayamıyorum. Muhtemelen yanımda oturan, fareye benzettiğim, tepesindeki saçlar ibik gibi kalktığı için ara sıra horoz olarak da imgelediğim, kuzenim sinirimi bozmuştur. Yere çivilemek arzum, kabarmıştır kabarmasına, ancak maalesef ortam müsait değil. Fazla kalabalık. Fiziksel olarak da namümkün. Delik açılır, sulara karışıp uzaklaşır. Ben yüzmeyi söktüğüm için onun da yüzeyde kalabileceğini düşünüyorum. Herkesi kendimle eşdeğer görmek gibi bir kusurum vardır. Tabii bütün bunlar tatlı hayalden ibaret. Darlandığımda sıklıkla düş dünyasına dalarım. Kafi gelmediği zamanlardaysa, ortamdan fiziken de uzaklaşmayı yeğlerim. Tekne sefalarının en kötü tarafı, istediğinde gidememek. Ama ben o kadar sıkıldım ki, umursamıyorum. Aniden kalkıyorum, oturduğum yere basıyor ve denize çivileme atlıyorum. Sular derin. Ebeveynlerim her ne kadar yüzmeyi öğrendiğimi beyan etseler de, söylediklerine yeterince inanmadıklarını atladığımda anlayacaktım. Annemin çığlığı adalar arası yankılandı. Kartal, Maltepe’ye çarpıp orada İzmit’e varmıştır. Yeşilköy’de duyulmadıysa, Atatürk havaalanının uçak motorlarının sesi bastırdığındandır.

Yer çekimi yasası gereği dibe doğru çekiliyorum. Yüzeye çıktığımda ise, dayımın çapari oltasının atladığım tarafta olduğunu fark ediyorum. Sazan misali yakalanmamak için tekrar dalıyorum. Derya ile sevişiyorum. Bir yüzeydeyim bir de içinde. Sahneyi izleyen annemin yüreği; minicik kelebekten, kartalın kanadına dönüşerek göğsünde havalanmaya çalışıyor. Boğazından geçse, orada ağzından çıkıp can verecek. Memeleri kabarıp iniyor. Sandaldaki paniğe anlam veremiyorum. Dayım dümeni kırıp, tornistan yapana kadar derya ile ahenk içinde dans ettiğimin farkına varıyorlar nihayet.

Çekip çıkarıyorlar sudan. Bir anda günün yıldızı mertebesine ulaştığımı fark ediyorum. Hafta boyunca konuşuluyorum. Çocuk zekice bir haylazlık yapınca, bıyık altı sözde öfkeli ama çaktırmadan gülünerek övgü içinde anlatılır ya, kolu komşuya da o şekilde aktarılıyor.

Beni taklit etmekle ün yapmış olan kuzenim ise ezilmiş. İlgiyi üstüne çekmesi gerekiyor. Sinsice davranıp, manipüle etmek de işe yaramamış olacak ki sağlıklı düşünme yetisini yitirmiş. Olaydan yaklaşık bir hafta sonra, misafirleri hoş tutmak için yengemler payton gezisine çıkmışlar. Bizim horoz ibikli fare alta kalmak istememiş olacak ki; paytondan betona çivileme atlayıveriyor.

Bu sefer telaş sırası onun annesinde. Konuklar ise muhtemelen geldiklerine bin pişman, her hafta ayrı bir vaka. Ayakkabılar tepside, oltada deniz kızı, asfaltta dalma keşif denemesi… Paytonu durdurup, nefes nefese bizim ufaklığın yanına koşuyorlar. Kırılan, kanayan bir yeri var mı diye incelemeye alıyorlar. Sıyrıklar dışında ciddi bir şeyi olmadığına emin olduklarında rahatlıyorlar. Misafir çocukların anneannesi yaşının getirdiği bilgelikle bizimkinden sözünü kaçınır mı:

“Ah bre mankafa oğlum! Sen maymun musun da ablanın yaptığını yaparsın! Bilmez misin taklitler aslını hep aratır. Özgün ol, kendin ol! İlgi alanlarını bul, onlara yönel. Sidik yarışına girecek kadar ahmak olursan, hep gülünç duruma düşersin.”

Yorumlar