'Dorothy'm


Onlarca defa onun gözlerinin tam ortasındaki, şu anlının başladığı bölgeyi öpebilirim. Her hücresini, her noktasını, onlarca, yüzlerce… Ona minnetlerimi sunmak için belki bir milyon kez öpsem yetmeyecek.  Herkes beni iyilik meleği olarak adlandırıyor. ‘Hayatını kurtardın, sen olmasan bu zavallı ne yapardı?’ diyorlar. Onlara verdiğim cevap; “asıl o benim hayatımı kurtardı!” oluyor. Kaçı anlıyor bilemiyorum. Ama ben biliyorum…
Onu evlat edinmeden önce... “Evlat edinme” dediğimde çoğunuz bir çocuk düşünmüştür. Doğru, benimki de çocuk, ama dört ayaklı olanından. Evet, onu evlat edinmeden önce, hayatıma bakıyorum da, o ve ona olan sevgimden dolayı yaşamımda yaptığım o değişiklikler olmasa şimdi muhtemelen, çoktan ölmüştüm. Abartığımı düşünmeyin sakın, en iyi ihtimalle çıldırmıştım. Muhtemel en olumlu senaryo ise; plaza ve şehir hayatı içinde yarı deli bir şekilde eriyip gitmiştim.  Bir önceki cümledeki ‘deli’ çılgın anlamında değil, kayıp anlamında…
Bir köpeğimin olması çocukluk hayalimdi. Malum, tek çocuk, bir de duygusal olunca, paylaşmak ister. Sevinçlerini, sevdiklerini, üzüntülerini, kavgalarını, anlayamadıklarını, anlaşamadıklarını, koşan beynini ve yalnız kalmamak için zekasını saklamak zorunda kalışını… Ben de öyle her şeyi, sıklıkla kavga ettiğim kuzenlerim dışında, benimle aynı evde kalan, bana yakın bir canla paylaşmak isterdim. Özellikle babamın takıntıları yüzünden, evde bu pek dikkate alınan bir talep olmamıştı.  Gerçi, dillendirmiş miydim? Pek emin değilim.
On dört yaşıma geldiğimde, Belgrad ormanında bulduğum bir köpek yavrusunu, bizimle kalması için, babama, salya sümük ağlayarak rica ettiğimde, bahçede bakmak şartıyla, kabul etmişti. 
Bahçedeki köpek ergenlikle de birleşince ihmal edildi, evi koruyor diye hırsızlar tarafından zehirlendi ve ben bir daha kendi evim olana kadar, köpek almamaya kendime söz vermiştim. Acısı katlanılamayacak kadar ağırmış. Vicdan azabı ile birleşince aylarca başka köpek sevemeyecek, okşamayacak kadar ileri gitmeme neden olmuştu.
Kendi evime çıktıktan hemen üç ay sonra; Maslak’ta bir plazanın dokuzuncu katında olan ofisimde çalışırken, yuva aranan bir köpeğin ilanıyla karşılaştım. Resimdeki köpek çok şirin gözüküyordu gerçekten. “Yüksek tavanlarım olsun diye adımı ’Yüksek’ koydular” diyordu. Metni okurken duygulanmış gözlerim dolmuştu. Yazan, köpeğin ağzından anlatmış, çok etkileyici bir lisan kullanmıştı. Gelen epostayı, tüm arkadaşlarıma yolladıktan sonra, bir sigara yakmak için, pencere kenarına giderek, yolu seyre koyuldum. O gökdelenlerde yaşayanlar bilirler, yüksekten bakınca yolda geçen insanların, boyutundaki gerçeklik kaybolur. Daha da yüksek katlarda, artık insanların bir karıncadan farkı yoktur. Tam o sırada o insanları izlerken; o zamanlar, çok sesli kakofonik bir koro gibi olan iç seslerim diyaloğa girdiler. Yoksa monolog mu desem daha doğru olurdu?
"Dün sen ne istemiştin?" 
"Öyle! 'Köpek evlat edinmek istiyorum!' diye bir cümle kurmuştum dün." 
"Bugün’de buna karşılık bu e-mail geldi. Ne bekliyorsun? Evren, sana, daha nasıl göz kırpsın!"
Doğru diyordu. Diyen kimdi o mu ben mi? Aman, ne önemi var ki? Benlerden biri işte…
Hemen koşmuş ve e-postadaki numarayı aramıştım. Köpek hakkında gerekli olabilecek bilgileri aldıktan sonra; çokbilmiş edamla, gönderiyi yazan kıza; anlattığı kadar harika bir köpekse, kendisinin neden evlat edinmediğini de soramadan edememiştim. Evdeki limiti çoktan doldurmuş olduğu için, bunu yapamadığını söylemesi; bana kapak olmasının dışında, içimi de rahatlatmıştı. Çoktan vermiş olduğum kararı yüksek sesle, gönül ferahlığıyla tekrarladım. 
"Bir Nisan, Cuma günü size de uygunsa buluşalım. Ben bu köpeği sahiplenmeye karar verdim." 
Telefonun diğer taraftaki ses biraz şaşkın boş hayallere kapılmak istemezcesine sordu.
"Öncesinde görmek istemiyor musunuz?"  
Cevabım sade ve netti.
‘Hayır, gerek yok. Bugün Salı, Cuma’ya kadar da fikir değiştirmeyeceğime emin olabilirsiniz.  Perşembe günü konuşalım, ertesi gün için uygun saat belirleyelim ve beraber köpeği almaya gidelim.”
Telefonu kapattıktan hemen sonra, ev bulma ilanını 'repost' ettiğim tüm listedeki arkadaşlarımı teker teker aranacak ve köpeği sahiplenmeye karar verdiğimi söyleyecektim.
Cuma günü sekiz gibi bizim evde toplanmalıydık. Herkes onunla tanışmalı ve yeni bir isim bulmak için o akşam çalışmalıydı. Böylece, kalabalık bir şekilde yeni evine merhaba demiş olacaktı. Planlandığı gibi oldu. Dört kadın köpeği almaya gittik. Diğerleri eve gelecekti. Zaten ilanı açan, arkadaşlarımdan birkaç tanesini tanıyordu. Bizden biriydi yani. Yabancı biri değil!
Beşiktaş’ta, benim galiba, bir daha asla bulamayacağım bir yerde konumlanan rehabilitasyon merkezine gittiğimizde, küçücük bir kafesten çıkarmış oldukları kızım, belki de tüm günü yarım metre karelik bir hücrede geçirmiş olmanın sıkıntısı ile, özgürlüğüne kavuştuğu gibi, sevinçten delirmiş halde, aşağı yukarı koşmaya başlamıştı.  Yanımdakilere bildik bir ifadeyle; ‘Biliyordum’ demiştim, ‘bana uslu, sakin köpeğin gelme ihtimali olmazdı zaten!’.  Yanıldığımı kısa süre içinde anladım. Dünyanın en uslu,  en akıllı, en duygusal köpeğine sahip olacağımı nereden tahmin edebilirdim ki! Tamam, kabul ediyorum çocuk dedik ya, herkesinki kendine güzel, diye düşündüğünüzü duyuyor gibiyim.
Eve gittiğimizde; girer girmez, bal beyaz rengindeki, ufak şirin şey salonun bir tarafına, imzasını atarak varlığını mühürlemek için, koku bırakma gereğini hissetmiş olacak ki, televizyonun önünde ufak bir amonyak birikintisi oluşturdu. 
Dokuz kadının aynı anda ‘Hayır!’ diye bağırabilme olasılığını ispatlayan, ender anlardan biriydi.  Yemek için masa hazırlama telaşına bir de isim bulmak için ortada uçuşan bilgisayar  çıktıları eklenince, bir süreliğine bizim ufak maskot unutuldu. Bir baktık ki ortalıkta yok... Salonda yatak odasında ve hatta küçük bir avlu niteliğindeki, ufak bahçede de olmadığının farkına varmıştık... İşte, o, adının tahsis edildiği, andı. Ağzımdan ‘Dorothy’ kelimesi çıkıvermişti.
Arkadaşım esprili bir şekilde takıldı;
"Tamamdır, köpeği bulursak ismi de beli oldu!"
Hep birlikte sokaklara çıkıp aramaya koyulduk. Evin etrafını çevreleyen, çoğunlukla ünlülerin takıldığı kahvelerden birinde, ona sunulan yemekleri afiyetle midesine indirirken, bulmuştuk. Daha sonra, kendisi de ünlüler tarafından tanınacak, bazıları onu bensiz gördüklerinde, arayıp "Dorothy burada, haberin olsun!" diye haber vereceklerdi.   
Dorothy, isminin kökü Yunanca. Doro ve thea kelimelerinden türüyor. Anlamı Tanrı hediyesi.  Pamuk tüylümün adını tam anlamıyla hak edeceğini, bilinç dışım o zaman farkında olabilir miydi?
O günkü yaramazlıkları dışında, ben Dorothy’yi eğiteceğime o beni eğitti desek daha doğru olur. Zira, daha önce de sahipli bir köpekti ve bir nedenden dolayı barınağa atılmıştı. Tüm komutları biliyor, tasmayı ağzında alıp tek başına yürüyordu. Yatağıma ben zorladığım için çıksa bile, on dakika sonra gidip kendi yastığında yatardı. Tutkulu sevmelerin insanı olan ben, korkusuzca sevebiliyor olmanın rahatlığı ile, akıtmaya ihtiyacım olan tüm şefkati verebiliyordum. Oldukça yoğun olan hayatıma Dorothy’yi de adapte ettirmem zaman kazanmam açısından faydalı olmuştu.
Sabah altı buçukta kalkıp, köpeği dolaştırıyordum. Sonra hazırlanıp, ofise doğru yola çıkıyordum. İş çıkışı, önce spor, sonra Dotty ile beraber anneme uğrayayım derken hayat yine sabah altı, akşam on iki saatleri arasındaki bir koşuşturma ile geçerken, yavaş yavaş artan park ziyaretleri, temiz hava alma merasimlerine dönüşüyordu. Hafta sonları, Nişantaşı kafelerinde zaman geçirmek yerine, parkta kitap okumayı yeğler olmuştum. Şehirde plazacılık ve AVM’cilik oynayan, binlerce diğerleriyle beraber tek tip bir hayat yaşıyor olduğumu düşünmeye başlamıştım.
Hırslar, yarışlarla dolu, bir yerlere yetişmeye çalışırken kendi rekorumu kırmak için uğraşırken hayatı kaçırıyordum. 'Modern bir hayat yaşıyorum' derken, aslında filmler tarafından 'modernizm' diye bana yansıtılanı taklit ederken kendi tercihlerimi göz ardı ettiğimi düşünmeye başlamıştım. 'Şunu da alıyım' derken her şeye sahip olma hırsıyla dayatılan tüketim hastalığına amansız bir şekilde yakalamıştım. Kredi kartları sayesinde de bırakamadığım iş hayatımla çağdaş zamanın yeni nesil bir tutuklusu olduğumun farkına varıyordum.
Kalabalık içindeki yalnızlığım artık kırılıyor ve koşulsuz sevgiyi öğrendikçe, içimdeki çok sesli koro susuyor ve etrafı seyre dalarak hayatı yakalıyordum.
Yine çocukluğumda yaptığım gibi, bir karıncayı izleyebiliyordum. Parkta köpekle dolaşırken aslında şehir gürültüsü içinde duymamız gereken sesleri kulak ardı ettiğimizi fark ettiğim gün ise insanlığımdan utanmaya başladığım gündü. Uzakta bir bebek ağlaması vardı. Dorothy daha iyi duymak ve muhtemelen bebeğin güvende olup olmadığını anlamak için av köpeği şeklindeki kulaklarını havaya kaldırmıştı. Nedenini merak edip kulak kabarttığımda,  çok gerideki bebek ağlamasını algılamıştım.
Bebek ağlamasını duyabiliyor olmamıza rağmen nasıl duymamayı seçebiliyorduk? Bir bebek ağlamasından daha önemli ne olabilirdi ki? Medeniyet dediğin böyle mi olmalıydı? Neredeydi bu insanlık? Bencilliğimiz aslında rahatlıkla duyulabilecek insan feryatlarını duymamıza engel miydi? Bir de insan olmanın vasıfları hakkında utanmadan saatlerce ahkam kesebilirdik...
Günler geçiyor ben toprakla barıştıkça o güne kadar bilmediğim huzuru tadıyordum.
Bir gün Dotty; Dorothy’nin kısaltılmış adıydı. Biz Rumlar bir canı kendi isminden türeyen onlarca isimcikle anabiliriz. Dorothy, Dotty, Dotişka, Dotişka mou genelde en çok kullandıklarımdı. 
Nerede kalmıştık? 
Ah! Evet, bir gün Dotty ile yine parka gittik ve kendisinin bir kediciği sevmek için eğildiğini gördüm, o gün kedicik buna patisiyle dokunmuştu. Olaydan bir hafta gibi bir süre sonra gözü şişmeye başladı. Veterinere gittiğimizde, kedi yüzünden olduğunu söyledi. Bir hafta içinde geçeceğini iddia etti. Belirtiği süre sonunda, göz daha da kötüydü... Muayene tarihlerimiz sıklaşmaya başladı. Verdiği ilaçlar tesir etmiyor, durum gittikçe kötüleşiyordu.  
Günler haftaları, haftalar ayları takip ediyor, veteriner daha fazla para kazanmak için, bizi oyalıyor ancak kızımın durumu gittikçe kötüleşiyordu. Sadece mesai saatleri içinde kullanmakta yetkili olduğum bankanın aracını kaçırıp konusunda yetkin olduğunu öğrendiğim tüm veterinerlerin kliniklerini ziyaret etmeme ve uyguladıkları tedavilere rağmen, çare bulunamıyordu. Koşulsuz sevgiyi öğrenmeye başladığım canın gözü bir pinpon topu gibi büyüyordu.
Sorumluluğu bende olan ufaklığıma, derman bulamıyordum. Bu durum benim gibi biri için çok zorlayıcı olmasın o zamanlar mükemmeliyetçi yapıma da ters düşüyordu. Düşünsenize, yaşlılığında dökülmesinler diye, dişlerini fırçaladığım can; gözünü, ışığını kaybetmek üzereydi ve  engel olamıyordum.
En sonunda, bir veteriner asıl sorunu bulmamıza yardım etti. İlk sahibi sokağa attığı sırada bir kan paraziti vücuduna sinmişti. Çok damarlı bölgelerde aktif olan bu parazit, kalp veya başka bir bölgede olsaydı şu an yaşamıyor olabilirdi.  Bunları duyduğum ana kadar körlükten memnuniyet duyabileceğimi hiç bilmezdim. Parazit, kalbinde veya başka bir iç organında etkinleşmeye başlasaydı, farkına varamayacak ve önüne geçemeden onu kaybedecektim. Gözdeki hareket yüzünden şanslıydık. Şanslıydım...
Duygularım ve düşüncelerim böyle bir çeşitlilik daha önce hiç yaşamamışlardı. Daha doğrusu farkındalıkla dolu bir çeşitliliği ilk defa yaşıyordum. 
Bir taraftan yüksek sorumluluk duygumla Dorothy’yi yeterince koruyamadığım için vicdan azabı çekerken, diğer taraftan mükemmeliyetçi yapım, özürlü bir can yoldaşı edinmenin çelişkisini yaşıyordu. Dişlerini fırçaladığım için, tabiata ve zamana karşı meydan okumanın bedeli ağır olmuştu. Formda olmak için günde yaklaşık iki saat spor salonlarında cebelleşiyor olmak gözü deforme ve alınma ihtimali olan bir köpek tarafından eşlik edilmem bu çelişkiler yumağını tamamlıyordu. 
O zamanlar bugünden daha inançlıydım. Bu topraklarda yerleşmiş olan pagan inançları, bana da miras olarak geçtiği için neyin cezasını çekiyor ve çektiriyor olduğumu sorgulamak amacıyla, spor salonlarından meditasyon odalarına transfer olmaya başlamıştım. 
Ne ekersen onu biçersin inancı, sorumluluğumda olan bu canın hangi ektiğim kötülüğü, biçtiğimi sorgulamama yol açarken, hiçbir zaman içselleştiremediğim affetme meditasyonları takip ediyordu. Hep yüzeysel bir ezbere dayanan mantra tekrarları da paketi tamamlıyordu. Sabah, öğlen ve akşam yemekten sonra bir doz şeklinde alınıyordu.
Bu sırada, Dorothy’yi izlemeye devam ediyordum ve onun mutlu olduğunu görüyordum. Benim yanımda olmak, benim tarafımdan sevilmek onun için yeterliydi. Işığını kaybetmiş olması onu etkilemiyor gibiydi. 
Yolda, bir yere çarpmadan yürüyebiliyordu. Parka gittiğimizde oturduğum noktayı bildikten sonra, tasmasız dolaşıp geri gelebiliyordu. Benden emin olduğu zamanlarda kör olması onu etkilemiyordu. Beni kaybettiği anlarda, ya da benim sinirli olduğum zamanlarda ise ufak tefek kazalar yaşıyordu. Ağaçlara çarpıyor, kaldırımda düşebiliyordu. Sevgimin, ışığından bile önemli olduğunu, görmem ona daha büyük bir hayranlıkla bağlanmama neden oluyordu. 
Koşulsuz sevgiyi bir köpekten öğreneceğim asla aklıma gelmezdi. Ben onun fiziksel gözü iken o benim duygusal gözüm olmuştu...
İnsanlığı bir hayvandan, hayvanlığı insandan görmenin ironisini... kör bir köpeğin benden daha fazla şey görüyor olmasını ve bakmak ile görmek arasındaki fark... Onun körlüğü, benim farklı bir hayatı görmeme açılan yol oldu.
Kan hücrelerindeki parazit bağışıklığını düşürdüğü için uzun yaşamaya değil ana odaklanmam ve beraberliklerde kaliteli zaman dilimleri hakkında düşüncelerime ışık tutarken onunla on üç senelik bir beraberliğe imza atıyorduk. 
Yakında gidecekti… 
O zamanları da görecek, bana getireceği duygu çelişkileriyle beraber açılacak yeni yollarda yürümeye devam edecektim. Fiziksel olarak yok olacağı güne kadar, kendisinin görme yetisini kaybetmiş olan gözlerinin bana gösterdiklerine duyduğum minnettarlıkla, gözlerine en yakın noktaya tam anlının başladığı yere her gün onlarca öpücük kondurmaya devam edeceğim. 

Yorumlar